yazarlar

Bir Zombi sevdim



Sıcak Kalpler-Warm Bodies

Yönetmen : Jonathan Levine

Oyuncular: Nicholas Hoult, Teresa Palmer, John Malkovich.
Sinemada farklı bedenlerin aşkı sık işlenmeye başladı. 1946’da Fransız yönetmen Jean Cocteau’nun masaldan uyarladığı “Güzel ve Çirkin-La Belle et La Bete”  fantastik aşk türünün sinema kapılarını açmıştı. Sonraki yıllarda aynı masal Walt Disney animasyonu, Broadway müzikali  ve TV dizisi gibi farklı şekillerde uyarlandı. Tim Burton   “Makas Eller” de makas elli genç adamla normal yaşamdan genç kızın aşkını hüzünlü bir dille,   ”Alacakaranlık” serisi  vampir- genç kız aşkını destansı anlatımla görselleştirdi. Bu kez “zombi-genç kız aşkı” klasik Romeo-Juliet klişesinde işleniyor. Bilinmeyen bir virüs kurbanı insanlar zombiye dönüşürken, sağlıklı kalanlar da onları avlayanlara dönüşüyor. Zamanlarını bir hava alanında veya kent dışında geçiren zombiler, acıktıklarında insan avına çıkarak onların beyinleriyle karınlarını doyururlar. Konuşamazlar sadece aralarında garip sesler çıkararak anlaşmaya çalışırlar, yavaş hareket ederler. En kötüsü geçmişleriyle ilgili  hiçbir şeyi anımsayamazlar. Adının sadece “R” harfini anımsayan genç erkek zombi ve avcı kız Julie arasındaki yakınlaşma bir takım şeyleri değiştirecektir.

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM


YOLDA-ON THE ROAD
Jack Kerouac’ın kült romanı “Yolda” yayımlanmasından 55 yıl sonra beyazperdeye uyarlandı. Film hakları 30 yıl önce Francis Ford Coppola tarafından satın alınmış olan romanın, serbest bilinç akışı içinde, uçuşan düşünceler silsilesi olarak yazılmış olması sinema uyarlamasının önündeki en büyük engeldi. Beat kuşağının önde gelen yazar ve şairleri Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Neal Cassady, William S. Burroughs’un erken yıllarını, aralarındaki ilişkileri anlatıyor roman. 1947 yılında Kerouac ve Cassady’nin başladıkları Amerika’yı baştan başa geçip, Meksika’ya uzanan kişisel uyanma seyahati dönemin muhafazakar toplum yapısına karşı isyan olarak görüldü. Savaş sonrası daha tutucu ve konformist olan Amerikan toplumuna karşı bir avuç gencin caz müziği, seks, alkol ve uyuşturucuyu, karşı kültür silahı olarak kullanarak başkaldırısını anlatan roman Bob Dylan’dan, Patti Smith’e, King Crimson’a kadar birçok müzisyenin esin kaynağı oldu. Johnny Deep’in “okuduktan sonra hayatım değişti” dediği romanı, Kerouac ruloya dönüştürdüğü kağıt sarmalına 1951’de üç hafta içinde, mecbur kalmadıkça, daktilo başından kalkmadan yazmış. Çok sevdiği caz müziğinin emprovizasyon bölümleri gibi yazmış ; olay, düşünce ve hayallerin belli bir kurguyu izlemeden, sıçrayarak birbirine eklendiği bir roman. Senaryo yazımını, yönetmen Walter Salles kankası senarist Jose Rivera’ya emanet etmiş. Daha önce Che Guevera’nın politik uyanışını sağlayan Güney Amerika seyahatini “Motosiklet Günlükleri” ile sinemaya uyarlayan Salles bu kez, sadece yolda olmayı, duygu ve düşünce özgürlüğü olarak yaşayan gençlerin yolculuğunu anlatıyor.


SEFİLLERE MÜZİKAL YORUM


SEFİLLER

Yönetmen: Tom Hooper

Oyuncular: Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway, Amanda Seyfried.

1987’den bu yana Broadway’de sahnelenen “Sefiller” müzikali sonunda beyazperdeye uyarlandı. Oscar’lı yönetmen Tom Hooper’un sahne müzikaline sadık bir yorumla yaptığı uyarlama, geçtiğimiz hafta üç adet Oscar heykelciğiyle onurlandırıldı. Victor Hugo’nun kürek cezasından Belediye başkanlığına yükselen Jean Valjean’ın öyküsünü Fransız Cumhuriyetçilerinin orduya karşı direnişinin harmanladığı destansı romanı müzikal olarak izlemek, ilginç fakat etkileyici değil. Tüm konuşmaların şarkı sözleri içinde akması, öyküden seyirciye geçen duyguyu zedeliyor. Her şeyin şarkıyla anlatıldığı müzikallerde, dramatik anlatımın şarkı sözlerine hapsolması, oldum olası seyircinin sevemediği/alışmadığı bir durum. Kameranın yüzlere yakın plan çekimleri sık kullanması kötü bir seçim olmuş. İlk bölümde Valjean ve müfettiş Javert ikilisine ağırlık veren öykü ikinci bölümde Fransız devrimi sonrası Cumhuriyetçilerin hiyerarşi ve yoksulluğa karşı açtığı savaş günlerine yoğunlaşıyor. Buradaki sokak çatışmalarında devreye giren etkileyici görsellik, devrimci ruhu da hissettiriyor.

“00:30” UN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


 
 
 
Usame Bin Ladin’in takip sürecini ve öldürülmesini anlatan “Zero Dark Thirty” olumsuz birçok tartışmaya yol açtı. Büyük bütçeli aksiyonları çeken tek kadın yönetmen olan Kathryn Bigelow, yaşanılanlardan yola çıkarak anlatıyor öyküsünü. Maya adında inatçı,  kadın CIA ajanını odak noktasına yerleştiren Bigelow’un, istihbarat örgütünü çok olumlu ele aldığı söylenemez. Maya dışındaki çoğu ajanın yeterli olmadığı, sıradan bürokratlar olarak çalıştığını gösteriyor. Maya’yı bu kadar motive eden nedenlerin başında, yakın arkadaşlarını canlı bomba eyleminde kaybetmiş olmasından duyduğu üzüntü geliyor. Jessica Chastain Oscar adaylığı yanında Altın Küre’de en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı karaktere, depresif ruhta pes etmeyen ajan yorumunu etkileyici yansıtıyor. Bin Ladin’in saklandığı tahmin edilen evin bulunmasından sonra iki yıl kadar izlenmesi, bir türlü baskına karar verilememesi, CIA’nın 9/11 başarısızlığından sonra yanlış bir karar vermekten ve eleştirilerin hedefi olmaktan ne kadar çekindiğinin işareti olarak görülüyor.



UNUTULMAYACAK BİYOGRAFİLER


 Yaşam öyküleri, sinemanın en fazla el attığı konulardan birisidir. Başlı başına bir sinema türü olarak adlandırabileceğimiz  yaşam öyküleri genelde dram olarak kayıtlara geçer. “Gerçeği anlatabilmek için bazen yalan söylemek gerekebilir” sözünden yola çıkarsak çoğunun gerçekle kurmaca arası veya yönetmenin görmek istediği gibi perdeye yansıtıldığını biliyoruz. Buna karşın gerçeğin bir bölümünü de izlemek, tanıklık etmek yetebiliyor. Gerisini zaten sinemanın büyüsü dolduruyor.

1.Arabistanlı Lawrence-Lawrence of Arabia -(1963)- Yönetmen : David Lean
2. Amadeus-(1984) Y: Milos Forman
3.Kızgın Boğa-Raging Bull- (1980)- Martin Scorsese
4.Gandhi – (1982)- Richard Attenborough
5.Bonnie and Clyde- (1967)-Arthur Penn
6.Schindler’in Listesi-Schindler’s List-(1993) -Steven Spielberg
7.Kelebek ve Dalgıç-The Diving Bell and The Butterfly (2007)-Julian Schnabel
8.Serpico-(1973)-Sidney Lumet
9.Fil Adam-The Elephant Man (1980)-David Lynch
11.Patton-(1970)-(1970)-Franklin J.Schaffner
12.Son İmparator-The Last Emperor –(1987)-Bernardo Bertolucci
13.Akıl Oyunları-Beautiful  Mind –(2002)-Ron Howard
14.Ed Wood-(1994)-Tim Burton
15.Viva Zapata –(1952)-Elia Kazan
16.Ché-Volume 1-2 (2008)-Steven Sodebergh
17.Cesur Yürek-Braveheart-(1995)-Mel  Gibson
18.Ray-(2004)-Taylor Hackford
19.Shine-(1996)-Scott Hicks
20. Kraliçe-The Quenn-(2006)-Stephan Fréars
21.Kaldırım Serçesi-La Mome (2007)-Olivier Darden
22.Milk –(2008)-Gus Van Sant
23.Yabana Doğru-Into the Wild (2008)-Sean Penn
24.Elisabeth : Altın Çağ (2007)- Shekpur Kapur
25.Billy Elliot (2000)-Stephen Daldry

 

ZİNCİRSİZ YAŞAMA İLK ADIM


 

Amerika’nın ırkçılık konusunda geçirdiği sıkıntılı yıllar, Hollywood’un özenle işlediği bir konuya dönüştü. Geçmişle yüzleşme konusunda, Obama’nın ikinci dönem seçilmesinin etkisi veya Spielberg’de olduğu gibi kişisel takıntı olabilir.  Beyaz ırkın, sırf ten renginden dolayı kendisine eşit görmediği insanların ayağına taktığı zincirin çıkarılmasında ilk adımı atan Abraham Lincoln’ün hikayesi, Spielberg’in yıllardır hayalini kurduğu bir proje oldu. Deneyimli senarist Tony Kushner’in senaryoyu yazması on yılı almış. Lincoln rolü için Daniel Day- Lewis dışında başka bir oyuncuya teklif götürmeyen Spielberg, bu kararlığının karşılığını almış. Day-Lewis karakterini olağanüstü bir oyunculuk gösterisi yaparak canlandırıyor. Canlandırmıyor adeta Lincoln oluyor.

Bitik Ruhlar Kenti


 

Yönetmen: Allen Hughes

Oyuncular : Mark Wahlberg, Russell Crowe, Catherine Zeta-Jones. 

“Bitik Şehir-Broken City”  New York’un arka planda karanlık bir dev gibi yükseldiği öyküsünde,  entrika dolu politika ilişkilerini anlatıyor. İlişkilerin karanlığı adeta tüm kenti kaplıyor. Kent  karanlık, güven vermeyen, vahşi bir yaşam alanı duygusu yansıtıyor. Koltuğu kaybetmemek ve çıkarlarını korumak adına “sevgili halkım her şey sizin için” nutukları atan Russell Crowe’un canlandırdığı belediye başkanı Hostetler kimliği, kirli politikacı şablonunda oldukça evrensel anımsamalara yol açıyor. Politik yolsuzluklara çomak sevmeyi seven Amerikan sineması bir kez daha demokratik gözükme örneği sunuyor. Bu tür entrikaların birçok ülkede örtbas edildiğini, ilgilenenlerin de susturulduğunu biliyorlar. Bu durumda göreceli olarak demokratik gözükmeyi mükemmel satıyorlar.

ANNA KARENİNA


 

Klasik bir romanın beyazperde uyarlaması birçok yönetmen için korkulu rüya olabilir. Romanın şöhreti yönetmenin tüm yaratıcılığını kısıtlayabilir. Öykünün ruhunu yaralamamak adına risk almadan, çizgisel anlatımla, dönemi mekan ve kostüm olarak yansıtmakla yetinebilir. Bu olumsuz durum edebiyattan yapılan birçok kötü ve sıradan uyarlamanın temel nedenidir. Bu güne dek 1915’den itibaren otuza yakın uyarlama yaşayan Anna Karenina,  bu kez  İngiliz yönetmen Joe Wright’ın cesur,  deneysel sayılabilecek katkılarıyla tekrar yaşama dönüyor. Wright, Tolstoy’un bin sayfalık eserini tiyatro sahnesine taşıyarak müzik ve koreografi eşliğinde müthiş bir dinamizmle anlatıyor. Hem de öykünün dramatik yapısını zerre kadar zedelemeden tüm karakterlerin hakkını vererek. Baz Luhrman’ın “Moulin Rouge” da yaptığı post modern anlatım bu kez “Anna Karenina” nın ruhuna giriyor. Tiyatroyu sahne, kulis, salonu, tavanı, balkonu, sokağa açılan kapısına kadar tüm mimarisiyle kullanan Wright bu ağır eseri uzun bir balo sahnesi çekmiş.

Pi'nin Yaşamı ve İnanç



“Pi’nin Yaşamı” görselliğiyle seyredeni kollarına alıp uçuran bir film. 3D’nin maheretiyle seyircisini kurduğu düşsel dünyanın bir parçası yapmayı başarıyor. Öykünün masalsı anlatısının 3D görselliğine mekan ve içerik olarak uyumlu olması kadar, yönetmen Ang Lee ve görüntü yönetmeni Claudio Miranda’nın  becerileri de her türlü övgüyü hak ediyor. Hikaye baştan sona modern zamanların yeni dinler kitabı olarak yorumlanabilir. Küçük yaşlardan itibaren Tanrı ve inanç üzerine kafasında şekillenen sorulara aradığı yanıtları Katolikliği, Müslümanlığı ve son olarak Hinduizmi öğrenerek yanıtlamaya çalışan Pİ Patel adındaki Hintli çocuk, bu konudaki kuşkularını tam anlamıyla yenemese de, inançlı olmayı seçer. Kanadalı yazar Yan Martel’in kendisini yaşamda yalnız hissettiği bir dönemde (kendi sözleri) yazmaya başladığı romanında anlattığı fantastik hikayeyi ”ne olursa olsun inancını kaybetme” tavsiyesiyle yoğuruyor. Bu öneriyi Ang Lee kurduğu düşsel dünya içinde inandırıcı bir hale dönüştürmek istiyor ve başarıyor. Bu inandırıcılıktaki en büyük pay görselliğin yarattığı hipnotik etkide saklı. Anlattığı masalın gerçek ve mantıklı bir öykü gibi algılanması kaçınılmaz oluyor. Başlangıçta öykü arayan bir yazarın Hindli bir adamı ziyaret ederek onun anlattıklarından yola çıkması inandırıcı olmayı hedefleyen  alt yapıyı oluşturuyor.

USTA VE MÜRİD

  

Paul Thomas Anderson ismini ilk olarak 1997’de “Ateşli Geceler-Boogie Nights” ile tanımıştık. Genç yönetmen porno endüstrisinin kamera arkasını ve yetmişli yılların toplumsal yapısıyla olan ilişkisini etkileyici bir şekilde anlatmıştı. Sonrasında “Magnolia”(1999),”Punch Drunk Love “ (2002),”Kan Dökülecek” (2007) Anderson’u genç neslin en sağlam yönetmenleri arasına soktu. “The Master” da bu kez ellili yılların Amerika’sını tarikat, cemaat ilişkisi üzerinden yansıtıyor. Savaşın yarattığı psikolojik boşlukta, din ve inancı kullanarak işlerini “The Cause” tarikatı üzerinden yürüten Lancaster Dodd’un (Philip Seymour Hoffman) toplumun zengin kesiminde hatırı sayılır sayıda müridi vardır. Orduda uyumsuz davranışları ile dikkat çeken deniz piyadesi Freddie Quell (Joaquin Phoenix) ise döndükten sonra işsizlik ve alkolün pençesine düşer. Yolu bir şekilde Dodd ile kesişir ve kısa sürede onun sağ kolu olur. Freddie ‘nin kontrolsüz davranışları, seks ve alkol bağımlılığı ise ciddi bir sorun olarak devam eder.   

HANEKE’DEN AŞKIN TANIMI


 
 

Yaklaşan 2013 Oscar yarışmasında Yabancı Dilde Film kategorisinin adayları açıklandı. En büyük favori “Aşk” bu hafta gösterime girdi. Cannes, Los Angeles, New York Eleştirmenler Birliği dahil olmak üzere bir çok ödülle donanan film, aşkın iç yüzünü yetmişli yaşlardaki bir çiftin yaşamından yansıtıyor. Cannes Film Festivalinde ikinci kez Altın Palmiye kazanan yönetmen ve senarist Michael Haneke öyküsünü kendisinden alışık olmadığımız bir duygusallıkta ele alıyor. Auteur yönetmen olarak öykülerini de yazan Haneke’yi zamanın ruhunu iyi kavramış bir düşünür olarak tanımlayabiliriz. O bir düşünür olarak elindeki aynayı insan ruhunun derinliklerine, yaşamda çeşitli yollar ile saptırılmış gerçeğin “gerçeğine” tutar ve sinemasına yansıtır.
 
 
 
 
 
 
 
 

AMERİKA'NIN ÇÖKÜŞÜ


 
Yönetmen ve Senaryo: Andrew Dominik
Oyuncular: Brad Pitt, Richard Jenkins, Ray Liotta,Peter Gondolfini. 

“Amerika bir ülke değildir, Amerika bir işletmedir” borsa veya banka oyunlarını konu alan bir filme ait  cümle değil. Suç filmi “Kibarca Öldürmek-Killing Them Softly”nin verdiği mesaj. Hem de Obama’nın birliği, beraberliği, mutlu Amerikalıyı tanımladığı konuşması üzerine. Amerikan rüyasının arka yüzünü, ekonomik krizle sarsılan bireylerin mutsuzluğunu yansıtabilmek için Yeni Zelandalı genç yönetmen Andrew Dominik bir kumarhane soygunu ve sonrasındaki olayları metafor olarak kullanıyor. En son “Korkak John Ford’un Jesse James Suikasti” filminde Brad Pitt ve Casey Affleck’le birlikte, karakter odaklı bir westerne imza atan Dominik, bu kez sevdiği uzun diyalogları ve yakın plan çekimleri yeraltı dünyasına taşıyor. Agresif ve tedirgin atmosferi kusursuz yaratıyor. Kimsenin kimseyle dost olmadığı, her an birisinin konuşmayı yarıda keserek diğerini vurabileceği bir dünya söz konusu olan.
 
 

BİLBO BAGGINS KÖYÜNÜ TERKEDİYOR


 

 

HOBBİT : BEKLENMEDİK YOLCULUK
YÖNETMEN: PETER JACKSON

SENARYO: FRAN VALSH,PHILIPPA BOYENS,PETER JACKSON,GUILLERMO DEL TORO

OYUNCULAR:  MARTIN FREEMAN, IAN MC CALLEN,RICHARD ARMITAGE,CATE BLANCHETTE,HUGO WEAVING.

 

“Toprağın içinde bir kovukta bir Hobbit yaşardı” insanlık tarihinin en fazla okunan macerasını başlatan cümle olur. Oxford’da Ortaçağ İngilizcesi Profesörü olan J.J.R.Tolkien’in 1937’de “Hobbit”i bu açılış cümlesiyle çocuklar için bir şeyler yazmaya başladığında, tüm zamanların en ünlü romanı olan “Yüzüklerin Efendisi”nin başlangıcı olacağını nasıl bilecekti ? ”Yüzüklerin Efendisi” beyazperde de Peter Jackson’ın yönetiminde 3 milyar dolar gişe getirisiyle tarihin en fazla seyredilen üçlemesi oldu. Son bölüm "Kralın Dönüşü"ün gösterime girmesinden on yıl sonra, her şey öykünün en başına dönüyor. Mutlu bir Hobbit olan Bilbo Baggins’in maceraya atılması anlatılıyor. Köyündeki mutlu ve rahat yaşamından asla ayrılmayı düşünmeyen Bilbo, büyücü Gandalf’ın ısrarlarına dayanamaz ve 13 cüceyle yollara düşer. Hedef cücelerin kötü ejderha Smaug’a kaptırdıkları Yalnız Dağ’daki toprakları geri almaktır. Orta Dünya sakinleri olan Elfler, Orklar, Goblinler, Troller sıraları geldikçe bu yolculuğu engellemeye çalışırlar.
 
 
 


2012'NİN EN İYİ TÜRK FİLMİ:TEPENİN ARDI


Ataerkil bir aile düzeninin dışarıda düşman yaratarak düzenini bozmama mücadelesini, sarsıcı ve tedirgin edici bir dille anlatan “Tepenin Ardı” bu yılın açık ara en iyi Türk Filmi. Emin Alper’in yazıp yönettiği film, başta Berlin (Caligari ödülü) olmak üzere İstanbul (en iyi film), Taipei (en iyi film), Karlovy (en iyi film) en son Asya-Pasifik (en iyi film) festivallerinden çeşitli ödüllerle döndü. Toplamda 14 ödül kazandı. Yaban bir araziden, yaban bir yaşam şekli, ülke toprakları üzerinde birçok aileye yansıtılabilir. Ataerkil hakimiyetin altında baş kaldıramayan aile bireyleri içlerindeki suçluluk duygusunu dışarıdaki “ötekilerin” sırtına yükleyerek  rahatlıyor.
 
 

RUHUNU ARAYAN PİLOT


 

Yönetmen: Robert Zemeckis

Senaryo: John Gatis

Oyuncular : Denzel Washington, John Goodman, Kelly Reilly,Nadine Velasquez.

 

“Uçuş-Flight” 138 dakika süren bir psikodrama. Bir uçak kazası bağlamında kişiliği oluşturan duygu, düşünce, yetenek, ilgi, tutum, davranış ve eylem gibi yapı taşlarını tartışıyor. Alkolik bir pilotun iç dünyasını psikoanalitik yaklaşımla didik didik ediyor. Hikaye pilotun yetenek ve becerisiyle 102 yolcunun tümünün hayatını kaybedebileceği kazanın sadece altı ölümle sonuçlanmasıyla başlıyor. Bir anda kahramanlaşan pilot Whip Whitaker (Denzel Washington) gerçekte uçuş anında alkol ve uyuşturucu etkisi altındadır. Yaralı pilotun hastanede yapılan kan tetkiklerinde ortaya çıkan yüksek alkol ve uyuşturucu düzeyi, avukatının becerisiyle hasıraltı olur. Kendisini bekleyen sert ve yıpratıcı sorgulama sürecine rağmen alkol bağımlılığından kurtulamaz Whitaker. Hatta bir çok alkoliğin yaptığı gibi bağımlı olduğunu inkar eder. Bu durum uçak şirketini ve onu hukuken temsil eden kişileri rahatsız eder.





DRACULA’NIN KIZI AŞIK OLURSA




OTEL TRANSİLVANYA
YÖNETMEN: GENNDY TARTAKOVSKY
SESLENDİREN OYUNCULAR: ADAM SANDLER, ANDY SAMBERG,SELENA GOMEZ,KEVIN JAMES
Kont Dracula Transilvanya tepelerinde muhteşem bir otel inşa eder. Otel Transilvanya adını verdiği korunaklı otelinde artık 118 yaşına girmiş ergen kızı Mavis’i dışardaki vampir düşmanı insanlardan daha iyi korumayı, zaman zaman da çok sevdiği canavar dostlarını misafir etmeyi düşünmektedir. Dracula’nın en büyük aşkı Mavis’in annesi vampirlerden korkan insanlar tarafından öldürülmüştür. Bu olaydan sonra insanlara olan nefreti büyür ve kızını onlardan korumaya kararlıdır. Mavis’in 118. yaş günü kutlamasına tüm dostlarını başta Frankenstein, Mumya, Kurt Adam, Görünmez Adam olmak üzere davet eder. Tek sorun aralarındaki davetsiz misafir olan genç Jonathan’dır. Yolunu şaşırmış genç adamın,  insan olmasının dışındaki en büyük problem, Mavis’in kendisinden hoşlanmasıdır.  Baba Dracula’nın arzulayacağı en son şey kızının bir insana aşık olmasıdır.


İYİ AMERİKALI, KÖTÜ İRANLI

YÖNETMEN :BEN AFFLECK
OYUNCULAR: BEN AFFLECK, BRYAN CRANSTON, JOHN GOODMAN, ALAN ARKIN.

Operasyon : Argo” içerdiği sinemasal değerler açısından başarılı bir film. Koşut akan farklı cephelerdeki olayları, birbirine ustaca bağlayarak, tempo ve gerilimin aksamadığı, kıvamında bir sunum yapıyor. Sinemasever olarak daha ne ister insan? Alt metin düşünülmeden, sadece akan görüntülerin hipnotik etkisine teslim olunursa  sorun yok. Mağdur Amerikalı imajının karşısına zorba ve rahatsızlık verecek derece kötü İranlı’nın yerleştirilmiş olması insanı düşündürüyor. Amerika’nın ulusal çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi seven Hollywood, yıllardır süren İran gerginliğine tam deyimiyle bodoslama giriyor. 2006’dan bu yana İran’ı vurma planlarından bahsedilen Amerika’nın geçmişteki sorunu eşelemesi, bugün için yapılacakları meşru kılar mı ? Mantık şüphesiz kılmaz der de…

INGMAR BERGMAN VE YÜZLER


 

 

Anna Teyze Noel ağacının altındaki hediye sepetinden büyükçe bir paketi aldı ve Dag’a verdi. Dag heyecanla paketi açtı içinde bir film oynatıcısı olduğunu gördü, eline aldı yandaki kolu çevirerek oynamaya başladı. 10 yaşındaki kardeşi Ingmar ağabeyinin aldığı hediye ile ilgilenmeye başlamıştı. Yanına yaklaştı, oynatıcıyı eline almak istedi, ağabeyi izin vermedi . Bi koşu odasına gitti, avucu kurşun asker dolu geri geldi Ingmar. Elindekileri ağabeyine doğru uzattı ve oynatıcı karşılığında değiş tokuş teklif etti. Dag bir kurşun askerlere, bir oynatıcıya baktı, aklına kurşun askerlerden kurduğu ordu geldi ve kardeşinin uzattığı askerleri avucuna aldı. Oynatıcı artık Ingmar’ın olmuştu. Sinemanın gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerinden olan Ingmar Bergman’ın sinema ile ilk tanışması böyle olmuş. 1928 yılının Noel’inde ağabeyinden değiş tokuş ile aldığı çevirme kollu film oynatıcısı sayesinde.

Yaşamları ve sinema arasında bir bağ oluşturan yönetmenler, sık sık çocukluklarına dönerek bu dönemi filmlerinde yeniden yaşarlar. Fellini Rimini’de geçen çocukluk ve gençlik yıllarını “Aylaklar” ve “Amarcord” üzerinden neşeli bir tonda sonsuzluğa taşırken, Ingmar Bergman çocukluğunu travmatik ve kabus dolu yıllar olarak anımsadı. O dönemin travmalarını Tanrı’yı sorgulayan, babayı yargılayan unsurları birçok filminin ana temalarına iliştirdi. Son filmi olarak tittanımladığı “Fanny ve Alexander” çocukluğunun kabus yıllarını üç saatlik bir epik öykü olarak anlattı. Protestan papazının oğlu olarak dünyaya gelen Bergman dinin katı kuralları altında yetişti. Ceza, dua , itiraz edememe çocukluk yıllarının karanlığı, kabuslarının kaynağı olur. Babasının sert, otoriter kişiliği yalnız küçük Ingmar’ı değil annesini de yıpratır. Annesi sonunda evi terk eder. Babasının intihar etme tehdidi sonrası tekrar geri döner. Ingmar annesi ile sığınma ve sevgi dolu bir ilişki yaşar. Yönetmenliğinin yüzleri ön plana taşıdığı filmlerinde hep annesinin yüzünü canlandırmaya çalıştı. “Bir oyuncunun yüzü en güzel ifade aracıdır. Bakışları her şeyi anlatır. Kamera tümüyle nesnel bir gözlemci gibi yaklaşmalıdır ona…” Bu yaklaşımını en güzel ifade ettiği filmleri arasında “Sessizlik”, “Persona”,”Çığlıklar ve Fısıltılar”,”Sonbahar Sonatı”, ”Yüz Yüze” sayılabilir.

“Ayna Gibi”, “Winter Light” ve “Sessizlik” oda üçlemesi olarak tanımlanır. Bunların arasında “Sessizlik” içerdiği sinematografik büyü ve  iletişimsizliği en acımasız haliyle sunması açısından sarsıcı ve unutulmazdır. Bir tren seyahati sırasında hastalanan Ester, kızkardeşi Anna ve dokuz yaşındaki Johan bilmedikleri bir şehirde konaklamak zorunda kalırlar. Adı sanı, lisanı belli olmayan bu ülkede askeri idareyi belirtir şekilde tanklar dolaşmaktadır. Yerleştikleri otelde akciğer hastalığı artan Ester yatağa bağımlı olur.  Kızkardeşi Anna’dan daha fazla ilgi talep eder.  Anna ise kendi dünyasında yaşamakta bir tatilci havasındadır;  giyinir, kuşanır eğlenceye takılır, tanıştığı bir garson ile ateşli bir sevişme yaşar. Ablası Ester ile yaşadığı şiddetli tartışmada ondan ve onun yaşantısını yönlendirmeye çalışmasından nefret ettiğini haykırır. Küçük Johan ise otel koridorlarında dolaşır, bir cüce gösteri grubunun odasına girer. Mutlu ve çocuktur. Hasta Ester’in bakımını yaşlı bir otel çalışanı üstlenir. Tek kelime konuşamadan sevgi ve özenle iyileştirmeye çalışır.  Sonuçta Anna, Ester’i hasta yatağında bırakır ve Johan’ı alarak trenle geri döner. Tanrı’nın sessizliğe bürünüp kimseye yardım etmediği, sevginin boşluğa dönüştüğü, bireylerin şüpheye düştükleri bir durumdur. Pencereden süzülen ışık yatakta yalnızlığın ve hastalığın pençesindeki Ester’in yüzünü aydınlatır. Tanrı sıkışmış kuluna ışığını göndermiştir. Filmin umut veren tek sekansı olur.

“Persona” odak noktasına yine iki kadının ilişkisini alır. Sahnede Elektra’yı oynarken aniden susan Elisabeth’in rehabilitasyonu için hemşire Alma görevlendirilir. Susan ve susmayan iki kadının birlikteliği zamanla maske-yüz, gerçek-yalan, rol-kimlik ikilemleri arasında değişmeye başlar. Karakterlerin kırılmaya başladığı birisinin diğerine dönüşmeye başladığı görsel estetik unutulmaz bir sekans olur. Yüzlerin tüm ekranı kapladığı, bakışların seyirciye karşılık verdiği anlar onları kırılmaya, değişime ortak eder. Düş ve gerçeğin birbirine iç içe geçtiği öyküde hemşire Alma kasıtlı konuşmayan hastasının maskesini düşürür onun gerçeğini çözer. Bu süreci yaşarken kendi içinde yaşadığı değişim de sarsıcıdır, kendi gerçeğini yitirir.

“Çığlıklar ve Fısıltılar” bir kez daha kız kardeşler arasındaki sevgisizliğe odaklanır. Agnes acılı bir hastalığın pençesinde kıvranmaktadır. Ölüm döşeği başında toplanan diğer kız kardeşler Karin ve Maria, bakıcı Anna çaresizce çırpınmaktadır. Maria, Karin ile aralarındaki sevgisizliğe son vermek istemektedir. İletişimsizliği tensel dokunuş, şefkat ile yıkmaya çalışır. Karin ona karşı hissettiği sevgisizliği sözlere döker, sonrasında Karin’in sıcak yaklaşımından etkilenir. Her iki kız kardeş mesafeli, sevginin gösterilmediği evlilikler ile mutsuzdur. Bergman kullandığı koyu kırmızı tonlar ile tüm filmi boyuyor. Odalar, duvarlar, mobilyalar, yüzleri aydınlatan ışıklar, sekanslar arası geçişler her şey kırmızıya boyanmış. “Kırmızı ruhun rengidir” der Bergman. İletişimsizlik ve sevgisizlik geçmişi ve bu günü esir almıştır.               

                                

EVLİLİK VE ÇOCUK ROMANTİZMİ ÖLDÜRÜR MÜ ?

       

 


MÜKEMMEL PLAN-FRIENDS WITH KIDS
YÖNETMEN,SENARYO;JENNİFER WESTFELDT
OYUNCULAR:ADAM SCOTT, JENNİFER WESTFELDT, MAYA RUDOLPH, JON HAMM,MEGAN FOX.

        


Evliliğin romantizmi öldürüp öldürmediği arkadaş sohbetlerinin en sevilen, üzerinde bol bol geyik yapılan konularının başında gelir . “Friends with Kids-Mükemmel Plan” New York ta yaşayan üç çiftin ilişkileri üzerinden bu konuya küçük ölçekli bir gözlem sunuyor. Başlangıçta evli iki ve evli olmayan bir çiftin çocuksuz yaşamlarından kısa bölüm izliyoruz. Mutlu, çocuksu, seks odaklı bir restoran sohbeti geçiyor aralarında. Hatta çocuklarıyla gelmiş olan yan masalara kızıyorlar.  Buradan dört yıl sonrasına sıçrayan öyküde dünyaya gelmiş çocuklarıyla evli iki çiftin yaşamlarında eskinin uçarılığından eser kalmadığını anlıyoruz. Onların çocuklu yaşamlarına oranla, evli olmayan Jason (Adam Scott) ve Julie’nin (Jennifer Westfeld) yaşamlarıysa son derece rahattır. Aralarında bir aşk ilişkisi bile yoktur, yıllardır aynı apartmanda ikamet eden, çocuklukları bir arada geçmiş,  kanka düzeyinde iki dosttur. Kısa süreli aşk ilişkileriyle mutlu olup, evliliğin sorunlarına/sorumluluklarına karışmadan işleri idare ederler. Bireysellikleri yaşamlarında mutluluk gibi gözükmektedir.  Jason bir gün aniden Julie’ye evlenmeden çocuk yapmayı teklif eder. Julie’nin nın yaşı doğurganlık sınırının sonuna yaklaşmaktadır ve O Jason’ın gözünde mükemmel bir anne adayıdır. Planın ilk bölümü yani doğum safhası sorunsuz işler. Her iki tarafta kısa süre sonra özgür yaşamlarına geri döner. Bu geriye dönüş Julie’yi çok mutlu etmez, anneliğin duygu dünyasında bazı şeyleri değiştirdiğini fark eder.    

TEKSAS KIRSALINDA GARİP BİR AİLE

 


YÖNETMEN: WILLIAM FRIEDKIN
OYUNCULAR: MATTHEW Mc CONAUGHEY. EMILE HIRSCH, GINA GERSHON, THOMAS HARDEN CHURCH

Katil Joe hazmı zor bir film. Şiddet yüklü sahneler, birbirinden arıza karakterler, absürd  mizah, köhne mekanlarla tedirgin edici seyirlik sunuyor.  Amerika’da NC-17 kategorisinde değerlendirilen filmi,  17 yaşından küçüklerin ebeveynleri eşliğinde dahi izlemeleri yasaklandı. Film ABD’de sadece 14 salonda gösterime girebildi.  Kutsal aile kavramının tüm değerlerini yerle bir eden, şiddeti ve seksi tüm çiğliyle ön plana çıkartan film, Tracy Letts’in yazdığı tiyatro oyunundan beyazperdeye uyarlanmış.