yazarlar

Showing posts with label Klasikler. Show all posts
Showing posts with label Klasikler. Show all posts

ARAMIZDAN AYRILAN ÜÇ USTA: CHABROL, CORNEAU, PENN

         Son bir ay içinde üç usta yönetmen yaşamdan uçup gitti. İki Fransız "Claude Chabrol, Alain Corneau ve bir Amerikalı Arthur Penn" Popüler sinemanın taleplerini çok dikkate almadan sevdikleri sinemayı özgün bir anlatımla sundular. Sinemayı bir sanat olarak yorumlayan ‘Auteur’ sinemasının ustaları olmayı başardılar.

Claude Chabrol aynen François Truffaut, Jean Luc Godard, Eric Rohmer ile Cahiers du Cinema dergisinin yazarlığından yönetmenliğe geçerek sinema dünyasını sarsan Fransız Yeni Dalga akımının öncüleri arasında yer aldı.



2001: UZAY MACERASI (1968)



Yönetmen : Stanley Kubrick
Senaryo: Stanley Kubrick ve Arthur C.Clarke
Oyuncular: Keir Dullea, Garry Lockwood,William Sylvester, Daniel Richter.
Gökyüzüne fırlatılan bir kemiğin evrenin sonsuz boşluğunda uzay aracına geçiş yapması sinema tarihinin en unutulmaz sekanslarındandır. Devamında ise Mavi Tuna’nın eşsiz notaları eşliğinde bir uzay mekiğinin, bir uzay istasyonuna yaklaşmasını izler seyirci. Stanley Kubrick 2001 ile bilim kurgu türüne yeni bir soluk getirirken bir çok klişeyi de yerle bir ediyordu. 2001’e kadar türün diğer örnekleri bilimsel bazı gerçekler üzerinden hareket ederek etkileyici bir kurgu yaratma çabası içindeydi. 


Asimov, Clarke, Heinlein gibi yazarların kitaplarını temel alan bir çok film ya yörüngede dolaşan iletişim uyduları veya robot yasaları ya da yabancı gezegenleri istilaya giden insanlar üzerinden, bilimsel datalar ile güçlendirilmiş bilimkurgu yoluyla, inandırıcı olmaya çalışıyorlardı. Kubrick’in böyle bir çabası  yoktu, o , belgeselci dinginliğinde ilk insandan başlayarak zaman içinde sıçrama yaparak uzay boşluğuna geçer ve insanoğlunun yeni teknoloji içindeki rutin yaşamını sergiler. Rutin bir duruştur  çünkü   insanlar uzay mekiği içinde heyecansız bir şeklide çalışır, işlerini yapar ve bir büro ortamı gibi formalite konuşmalar yaparlar. Dünyadaki aile bireyleri ile yaptıkları konuşmalarda rutin yaşam üzerine yapılan sohbetleri geçmez. Tüm bunlar uzay boşluğu içindeki insanların yalnızlık duygusuna hizmet eden bir yapıyı oluşturur.
Filmin ilk bölümünde yeni ayağa kalkmış ilk insanın, gündoğumundan günbatımına olan tam bir gününü yaşıyoruz.  Çevredeki bitki ile besleniyor, yaşam alanlarını korumak adına dövüşüyorlar. Günün doğuşuyla birlikte uyanan maymun insanlar önlerinde dikilen, kocaman, dikdörtgen,  siyah bir nesne ile karşılaşırlar. İçlerinden birisinin çekinerek nesneye dokunması ilk evrimi oluşturur aynı anda bir diğeri yerden aldığı bir hayvan kemiğini diğer kemiklere vurarak ilk silahı keşfeder. Hayvanlar ile birlikte bitki yiyerek paylaştıkları yaşam alanında ilk cinayeti, ilk silahın yardımıyla işlerler. Öldürdükleri hayvanın etini yerler. Su kenarında yaşayan başka bir klanı basarlar, ilk silah ile kafalarına vururlar, topraklarını ele geçirirler. İnsan evrimi ilk alet ile başlamıştır. Biraz sonra havaya fırlatılan kemik uzay aracına dönüşerek insanoğlunun zaman içindeki en büyük sıçraması gerçekleşir.
Filmin üçüncü bölümünde ise HAL ile tanışıyoruz. Jüpiter görevi için yolda olan aracın ana bilgisayarı olan HAL, mürettebat ile samimi konuşmalar yapacak düzeyde gelişmiş bir  programdır. ‘Korkarım ki’, ‘Çok keyif aldım’ gibi duygusal cümleler ile araçtaki insanlardan daha duygusal bazlı konuşmalar yapabilmektedir. Toplam mürettebat sayısı beştir, bunlardan üçü derin uykudadır. Uyanık olanların başı olan  Dave  bilgisayarın bir hatasını öğrenince onu devre dışı bırakmayı düşünür. HAL insanlardan daha hızlı davranarak birini uzay boşluğuna bırakır uyuyanların da fişini çeker, Dave son anda kurtularak bilgisayarı devre dışı bırakmayı başarır. Finalde araç evren içi bir delikten geçerek zaman içinde yolculuk yapar. Kubrick aracı bir ışık bombardımanından geçirdikten sonra Dave dışarıda uzay boşluğunda astronot kıyafeti içinde yaşlanmış halini daha sonra masada yemek yiyen daha bir yaşlı halini görür. En sonunda yatakta ölmekte olan halini görür. Ölmekte olan Dave karşısındaki siyah dikdörtgen nesneye doğru parmağını uzatmasıyla bir cenine dönüşür. İnsan kurtçuk deliğinden geçerek zaman içi yolculuğunu tamamlamıştır.              
 Film durağan akışına karşın yaşam ve evren üzerine birçok imgeler ile yüklüdür. Seyirci başlangıçtaki sıkıntısını filmin içine girdikçe imgeleri çözmeye yöneltir. Evrim düşüncesini doğum ve ölüm arasındaki bir çizgi üzerinde uzaya yansıtır .  Uzayın derin sessizliğine yüklediği yavaş , yer çekiminden yoksun hareketler ve  Mavi Tuna’nın vals notaları filme estetik ve büyüleyici bir atmosfer ekler. Kubrick 2001 için görsel bir deneyim tanımlamasını yaparken en fazla müzik ve resimden esinlendiğinin altını çiziyordu. Sinemanın yakın akrabaları olan edebiyat ve tiyatroyu uzağa iter büyük usta. 2001 popüler sinemayı en fazla etkileyen filmlerin başında gelir. Bilimkurgu türünü felsefe ile birleştirirken,  uzay aracı tasarımları ile zamanının çok önündedir. Filmin çekildiği dönemlerde uzay mekiği veya uzay istasyonu gibi araçlar henüz ortada yoktu. Bir çok ankette bu filmin neden en başarılı bilim kurgu seçildiğini seyrettikten sonra anlamamak mümkün değil

YARALI YÜZ-SCARFACE (1983)


YÖNETMEN: BRIAN DE PALMA
OYUNCULAR: AL PACINO, MICHELLE PFEIFER STEVEN  BAUER,MARY ELISABETH MASTRANTONIO.
‘Yaralı Yüz-Scarface’ 1983 yılında gösterime girdiğinde, gelecekte modern klasikler arasında gösterilecek bir film olabileceğini kimse tahmin edemezdi. İlk seyredişimde sinema salonundan çıkarken, yumruk yemiş gibi sersemlemiştim. Filmdeki şiddet sık rastlanır cinsten değildi, anlatımın alıştığımız stilize gangster filmleri ile benzeşen hiçbir yönü yoktu. O yıllarda esen ‘Baba-Godfather’ın destansı havasından, sempatik gelen mafya karakterlerinden sonra acımasız Tony Montana hiç hoşlanılacak bir tip değildi. Al Pacino’nun gerçek bir tragedya kahramanına dönüştürdüğü Montana zamanla sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisi oldu.Tek bir esprinin olmadığı iki saat boyu, onun ifadesiz bakışlarını, ani patlayışlarını seyretmek ürpertici bir etki bırakıyordu. Havana’nın arka mahallerinden göçmen olarak iltica ettiği bir ülkede, uyuşturucu kartelinin üst basamaklarına tırmanan, tırmandıkça sertleşen, görgüsüzleşen bu anti kahraman Pacino’nun dışa vurumcu performansı ile tartışılan bir kahraman oluyordu. Montana Pacino’nun kariyeri boyu gölgesinden kurtulamadığı bir figür oldu. Bir çok eleştirmen Pacino’nun performansını abartılı hatta karikatürize buldu. Bazıları bu kadar kötü bir performasın nasıl bir kült kahramana dönüştüğünü anlayamadı. Hele konuştuğu garip lehçe komik bulundu. Sinema tarihinin ‘fuck’ kelimesinin (226 kez) en fazla kullanıldığı film olarak da ünlenir Yaralı Yüz.  
Brian De Palma birbirinden farklı türlerde  filmler yapmayı seven bir yönetmen Hitchcockvari bir gerilimden, Mars’a yolculuk yapan bir maceraya atlar. 1932 tarihli filmin tekrar çevirimi olan Yaralı Yüz’ün orijinal mekanını Chicago’dan Miami’e taşır. Kahramanını sevimsizleştirmek için elinden geleni yapar. İstediği özenilecek bir gangster değildir o gerçek yaşamdaki gibi bir pisliği yansıtmak ister. Amacına da ulaşır. Banyoda elektrikli testere ile yapılan katliam kolay kolay dayanılacak sahneler değildir. O yıllarda  kokain çok yaygın olmadığı için filmlerde de sık görülmezdi. Palma ise masa üstü dolusu kokaini çektirir anti kahramanı Montana’ya. Sosyal bir drama olarak tasarladığı öykü  bir tragedyaya  dönüşür.Senaryonun Oliver Stone’un kaleminden çıktığını da unutmamak gerekir. Stone’un her türlü yeteneğini radikalce kullandığı yıllardır. 
Filmin en olgun performanslarından biri  o yıllar için daha tanınmamış bir oyuncu olan Michelle Pfeifer’den gelir. Montana’nın sevgilsi Elvira’yı oynarken adeta döktürür. Bir mafya sevgilisi ancak bu kadar soğuk, ifadesiz ve gerçek oynanır. Soğuk güzelliğini mesafeli oyunculuğu ile birleştirir. Montana’nın bir meta olarak gördüğü Elvira isyanını ara sıra patlamalar ile gösterir. Restoranın ortasında Montana ile yaptıkları şiddetli kavga onun isyanlarından birisidir. Montana’nın ortağı, kaderini paylaşan adam Manuel Ray’ı canlandıran Steven Bauer performansı ve fiziği ile son derece inandırıcı bir karakterdir. Kızkardeşi Gina’yı oynayan (Mary Elisabeth Mastrantonio) sıcak oyunculuğu ile tam bir latin dilberidir. Tony’nin kızkardeşine uyguladığı baskı tam ortaya çıkmayan bir ensest aşk yönündedir.  
Yaralı Yüz’ün geçen süre içinde nasıl bir kült filme dönüştüğü net olarak yanıtlamayan bir soru olarak kaldı. Seyircinin sinemada gittikçe artan şiddeti kanıksaması, filmin artan popülaritesinin en büyük gerekçelerinden birisi oldu. Şiddeti estetize ederek herkesin seyredebileceği şekle dönüştüren Kill Bill, Testere, Rezervuar Köpekleri, Old Boy, The Killer, Rambo karşısında Yaralı Yüz sıradan bir şiddet filmi kalır.  
                                     
SERGIO LEONE
WESTERN'İ YENİDEN YARATAN ADAM 

Avrupa kıtası kovboy filmlerini hep sevdi. Amerika’yı hiç görmemiş bir çok  İtalyan , Fransız yapımcıyı ve yönetmeni sinemanın emekleme çağlarında bile (20’li yıllar ve öncesi ) western etkiledi . Fransızların birer bobinlik 1910 yılına ait ‘The Hanging  at Jefferson City’ ve ‘Hooligans of the West’ eski kıtanın bilinen ilk western örnekleri oldu. Alman Sinemasında yirmili yıllardan başlayarak kırklı hatta daha sonraki yıllara uzanan bir  western geleneği sürdü. Korku filmlerinin unutulmaz oyuncusu Bela Lugosi bile Alman kovboy filmlerinde ‘Kahraman Kızılderili’ rolü oynadı.Hindistan , Meksika , Rusya , İsveç , Avustralya , Güney Afrika gibi ülke sinemaları da kendilerine çok uzak bir coğrafyadaki bu türün cazibesine kapıldı. Bu türe Yeşilçam da  kayıtsız kalamazdı. 1965-1972 yılları arasında dönemin tüm jönlerinin oynadığı kovboy filmleri çekildi. Kadir İnanır , Yılmaz Güney , İzzet Günay ,  Kartal Tibet gibi dönemin hızlı aktörleri en az birer kez kovboy oldular. Hülya Koçyiğit, Sezer Güvenirgil, Seyyal Taner , Feri Cansel   gibi döneme damgasını vurmuş kadın oyuncular da Calamity Jane’leri kasabanın dilberlerini oynadılar.Bu yaygın ilginin gerçek nedeni kovboy filmlerinin kazandığı ticari başarıydı. Gerçekten yediden yetmişe herkes seyrediyor ve bir nesil bu filmler ile büyüyordu. Sık tekrarlanan şablonlar,beklenen bir yeniliğin yaratılmaması sonucunda  zamanla önce ana vatanında sonra dış ülkelerde ilgi azaldı. Azalan ilgi karşısında  film maliyetlerini düşürmek için Amerikalı yapımcılar da Avrupa’da çekmeye başladı. Artık İspanya’da, İtalya’da kurulan  bir çok setten hem Amerikalı, hem de Avrupalı sinemacılar faydalanmaya başlar. Yetmişli yılların ortalarına gelindiğinde, artık western cazibesini ve popülaritesini yitirmiş bir tür olarak arşivlerin tozlu raflarındaki yerini almıştır.

LEONE’NİN İLK ADIMLARI

Sinema salonlarına düşen yeni bir western bir anda herkesin ilgisini çeker. Dinamik müziği , baş roldeki kısık bakışlı silahşör , abartılı şiddet , kısa diyaloglar ( yerine şiddet), kirli tozlu kasaba , pasaklı tipler alışılanın dışında bir western tablosu çiziyordu. Kurosawa’nın Samuray başyapıtı Yojimbo’sunun kare kare kovboy kasabasına uyarlamasıdır bu yeni western. ‘Bir Avuç Dolar-For A Fistfull Dollar’ ile Sergio Leone, Clint Eastwood, Ennio MorriconeBirkaç Dolar İçinFor a Few Dollars More’  aynı kadro ile fakat bu kez gerçek adlar kullanılarak çevrilir. Leone’nin stilini oturtup artık seyirciye kabul ettirdiği bir film olur.  İlkinin başarısını ikiye katlar. Daha ilk karelerden itibaren ıslığın eşlik ettiği çoşkulu müzik ve gerilim dolu bekleyiş seyirciyi ele geçirir. Kıraç arazide uzaktan gelen bir atlının yüzü gözükmeyen keskin bir nişancı tarafından vurulmasıyla başlayan sekans klasik westernde rastlanmayacak  bir   başlangıçtır.  İki ödül avcısı, adı olmayan kovboy (Eastwood) ve emekli Albay Mortimer (Lee Van Cleef) başına 10 bin dolar ödül konulan  İndio (Gian Maria Volonté) adlı çete reisinin peşine düşer. İndio ise El Paso’daki zengin bankayı soymayı planlamaktadır. Çetenin kalabalık olması her iki ödül avcısını iş birliğine mecbur eder. isimleri bir anda tanınır. Film ilk piyasaya çıktığında Avrupalı olduklarının sezinlenmemesi için yönetmen Bob Robertson (Leone) , Dan Savio (Morricone) , John Wells (Gian Maria Volonte) takma adları afişe yazılır. İlk filmin inanılmaz başarısı üzerine çok geçmeden ikincisi ‘
Leone klasik westernin tüm kurallarını baştan aşağı siler, klasik öğeleri kullanarak türü yeniden şekillendirir. Spagetti westernin temelini abartılı , hatta  gerçek üstü  denilebilecek bir şiddet üzerine inşa eder . Şiddet çoğunlukla komedi sınırlarına da dayanır. Karakterlerini hiç bir ahlaki kurala uymayan silahşörler ,  hedefleri sadece dolar olan ödül avcıları , sadist ruhlu haydutlar , azize veya fahişe olan kadınlar, basiretsiz kanun adamları arasından seçer. Kasabalar genelde güneyde yer alan toz toprak içinde , bakımsız yerleşim alanlarıdır. Ahali   kimliksiz, aciz , pasaklıdır . Düello sahnelerinde uzun kısık bakışlarıyla birbirine meydan okuyan düşmanlar, hareketli kamera ve müziğin eşliğinde  mükemmel bir kareografi gösterisi yapar. Klasik westernde olduğu gibi ahlaki değerlere sahip çıkan idealize bir kahramana rastlamak imkansızdır. Ruhları da kendilerini çevreleyen doğa gibi toz toprak içindedir. Kamera açıları da oldukça özgündür. Geniş açılardan yakın plana geçişler , yakın plan yüz çekimlerinde çiçek bozuğu ciltleri , kirli sakalı , kötü nedbeleri uzun uzun gösterir. Arkadaki doğa manzarasının kenarında yakın plan yüz çekimi en sevdiği planlardan birisidir. Atlı sahnelerde bile Hollywood’un çok sevdiği profil çekimlerden çok karşıdan önden veya atın arkasından çekimler kullanır.   
Ennio Morricone’nin müzikleri sahnelerin akışıyla emsalsiz bir senkronizasyon gösterir. Leone bu konuda fanatikçe bir titizlik gösterir. ‘Bir Avuç Dolar‘ ı müzik klibi gibi çekmeyi  bile düşünmüştür. Klasik erkek vokallerin söylediği klasik western melodileri yerine çoşkulu Meksika folk ezgileri taşıyan unutulmaz Morricone melodileri en az filmler kadar ünlenir.
Dolar üçlemesinin son halkası ‘İyi,Kötü,Çirkin-The Good,Bad und Ugly’hepsinin üstüne çıkan bir başarıya ulaşır. Artık Leone Amerika’da tanınan ve ilgiyle izlenen bir yönetmen olmuştur. Filmin üç silahşörü de bir kez daha aynı paranın peşindedir. Politik görüşünü direk olarak filmlerine yansıtmayan Leone bir şekilde dolar üçlemesiyle kapitalist dünyanın benzeşen  karakterlerine selamlarını gönderir.
Ben sinemada büyüdüm diyen Leone yönetmen baba , aktris bir annenin oğludur. Setlerde her türlü işi yaparak sinema dünyasına girer Sergio. Amerikalıların ellili yıllarda, filmleri olayların geçtiği mekanlarda çekme modasından en fazla Roma ve Cinecitta stüdyoları faydalanır. Leone’de bu dönemde çalıştığı filmler, tanıştığı yönetmenler Amerikan sineması hayranlığını arttırır.

LEONE’NİN OLGUN DÖNEMİ

1968 de ‘Bir Zamanlar Batı’da-Cera Una Volta in West’ büyük beklentiler sonrası gösterime girer. Charles Bronson , Henry Fonda , Jason Robard , Claudia Cardinale gibi dönemin ünlü  oyuncularının oynadığı film Avrupa’da büyük beğeni toplar. Amerika’da ise çok uzun ve ağır bulunur. Üç saatlik filmin diyalogları sadece on beş sayfadır. Leone westernin büyük ustası John Ford’un ‘bir film ne kadar iyiyse diyaloglar o kadar azdır’ sözünü doğrular gibi çekmiştir. Film 'Şiddet Operası' olarak tanımlanır. Her karakterin kendine özgü bir müziği vardır. Morricone filmin çekimlerinden önce müziği bitirmiştir. Gerçekten de Leone içindeki opera sevgisini (her İtalyanda olduğu kadar) uzun planların yer aldığı , uzak plandan  göz bebeklerine kadar gelen kamera hareketleriyle bezenmiş bir westernde göstermektedir. Amerikanın kuruluş yıllarına adanmış bu başyapıt yeni bir üçlemenin de ilk ayağıdır. Leone serinin ikincisi olarak James Coburn ve Rod Steiger ile western güldürüsü olan ‘Yabandan Gelen Adam-A Fistfull of Dynamite’ çevirir. Üçlemenin ve ustanın son filmi On yıllık senaryo çalışmasının sonunda çevirdiği film ‘Bir Zamanlar Amerika’da-Once Upon Time in America’(1984) de gelir. Bu kez de bir gangster operası olmuştur. 30 yıllardan başlayarak  60 lı yıllara dek uzanan bu epik öykünün başrollerinde Robert DiNiro ve James Woods oynar. Dostluk , ihanet , politika , mafya üzerine unutulmaz kareleriyle  defalarca seyredilip , ebediyete intikal eden filmlerden birisi olur. Leone 1989 yılında, 60 yaşında aramızdan ayrıldı.

Her yönetmen farklı bir şeyler yapmaya çalışır. Leone kadar bir türde  devrim yapmış yönetmen azdır. Sonraki nesilde Tarantino onu örnek alarak polisiye türünü aynı temel düşünceler çerçevesinde yenilerken, usta onun yaptıklarını herhalde yukarılardan bir yerden mutlulukla seyrediyordur.

İHTİYARLARA YER YOK

İhtiyarlara yer yok

YAŞAMIN ACIMASIZLIĞINDAN İNSAN MANZARALARI

Yönetmen, Senaryo ve Yapımcı: Ethan ve Joel Coen
(Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından)
Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins

Oyuncular: Javier Bardem, Tommy Lee Jones, Josh Brolin, Woody Harrelson,Kelly Macdonald.


Hollywood’un klişeleri değişiyor mu? Daha genç yönetmenlerin özgün öyküleri ve dinamik anlatımları klasik sinemanın güvenilir şablonlarına dayanan filmlerine tercih ediliyor artık.

Sıra dışı karakterleri, sert, oldukça kanlı fakat bir o kadar da zekice yazdıkları senaryolarıyla kendilerine özgü bir sinema dili yaratmayı başarmış olan Coen Kardeşler bu son filmleriyle çıtayı biraz daha yükseltiyor. ‘İhtiyarlara Yer Yok’un genel atmosferine yükledikleri tekinsiz atmosfer ile toplumsal depresyonu ve çıkışsızlığı baştan sona hissettiriyor.