yazarlar

Showing posts with label Efsane Aktörler. Show all posts
Showing posts with label Efsane Aktörler. Show all posts

CLINT EASTWOOD   

Western Kahramanlığından Yönetmenliğe


Clint Eastwood’un ikon mertebesine yükselmiş ender aktörlerden birisi olduğu tartışılmaz. Canlandırdığı karakterlerde ruh ve fizik bütünlüğünü tamamlayan, bir filmi çoğu kez tek başına taşıyan bir oyuncu oldu. Yıllar geçtikçe oyuncu olarak ulaştığı unutulmazlık mertebesine yönetmenliğini de taşıyan bir sinema efsanesine dönüştü...
Akademi onu oyuncu olarak takdir etmedi fakat yönetmen olarak ona iki kez Oscar heykelciğini verdi. 1992’de ‘Unforgiven-Affedilmeyen’ ve 2002’‘de ise ‘Million Dollar Baby-Milyonluk Bebek’ kendisine en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini kazandırdı. Rolü olsun olmasın çekimlerin her anını sete geçiren bir aktör olmasının anlamı yıllar sonra ortaya çıkar. Aslında oyuncu olarak başarıdan başarıya koştuğu yıllarda bile gönlünde yatan aslan hep yönetmenlik olmuştu. Meslektaşı Meryl Streep onun başarısının sırrını şöyle yorumluyor: ‘Onun hep gizemli bir yanı oldu ve ciddiyetini korudu’. Onun bu gizemli ve işinde ciddiyetini hep koruması belki çocukluğuna denk gelen depresyon yıllarının bir eseri. Yokluk, çaresizlik, iş peşinde o şehir bu şehir dolaşan ebeveynler, bir yerde uzun süreli dost edinecek kadar kalamamanın sıkıntısı… Bu yılların sıkıntısını kendi yönettiği ‘Honkytonk Man’de (1992) beyaz perdeye yansıtır. Otuzlu yılların atmosferinde alkolik Country şarkıcısı Red Stovall’ın derbeder yaşantısını anlatan filmde, kendi öz oğlu Kyle şarkıcının yeğenini oynar. Kyle, yokluk yıllarında Eastwood’un kendi çocukluğunda benzer sıkıntılar içindedir. Tennesse’ye giden yolda her geçen gün sağlığı daha fazla bozulan Red’e eşlik etmektedir. Filmografisinde çok özel bir yere oturtulmayan bu film Eastwood için muhakkak başka anlamlar taşımaktadır.


Ellili yılların ortalarından itibaren başladığı aktörlükte ilk yılları büyük kariyer için çok umut verici geçmez. B sınıfı filmlerde arka rollerde oynar. 'Tarantula' (1955) gibi sıradan bilimkurguda jet filosunun bir pilotunu ve 'Francis In The Navy' (1955) gibi ses getirmeyen savaş filminde sıradan bir çavuşu canlandırır. Oynadığı roller ne kadar geri planda olursa olsun yakışıklılığı ve karakteristik yüz hatlarıyla dikkat çeker. Universal stüdyolarının açtığı aktörlük kurslarına iki yıl süresince devam eder. Daha o zamanlar tanınmamış bir aktör olan Marlon Brando kurs arkadaşı olur. TV için çekilen ‘Rawhide’ adlı bir western dizisinde yedi yıl boyunca rol alır. Farklı oyuncular ile sürekli oynama, aktörlüğün inceliklerini öğrenmesinde çok yardımcı olur. Hep aynı karakteri oynamaktan sıkılmasına karşın cazip bir teklif almadan diziden ayrılmak istemez. 1964 yılında Sergio Leone adında tanınmamış bir İtalyan yönetmen İspanya’da çevireceği bir westernde Eastwood’a başrol teklif eder. Gerçekte James Coburn çok pahalı geldiği için ona bu teklif yapılır. Her şey riskli gözükmektedir; Amerika dışında bir kovboy filmi, tanınmamış bir yönetmen, lisan sorunu, dizideki sürekli işinden ayrılmak gibi… Dizide giydiği çizmeleri, kısa sigaralarını yanına alarak İspanya’ya gider. Akira Kurosawa’nın başyapıtı ‘Yojimbo’ esintileri taşıyan 'Bir Avuç Dolar İçin - A Fistfull of Dollar' (1964) tüm dünyada beklenmedik bir ilgiyle karşılaşır. Ve tüm dünyaya yeni bir western karakteri tanıtır. Adsız bir yabancıdır, şapkasının altından tüm dünyaya kısık gözlerle bakar, genizden gelen fısıltıyı andıran sesiyle az ve öz konuşur, tabancasını çekmeden pançosunu omzuna şöyle bir savurur, efkarını cebindekini kısa sigaralar ile dağıtır. Yerleşik ahlak kuralları umurunda değildir, onun dünyası sıkıştığında düşmanını arkadan vurabilen, dostu olmayan esrarlı bir silahşörün dünyasıdır. Hollywood’un yarattığı dürüst, ahlakçı, örnek kahraman şablonu karşısında ironik bir karşıt olarak durur. Bu filmle birlikte çarpıcı müziği, abartılı karakterleri ve bol kurşunlarıyla rötuşlanan western türüne spagetti sözcüğü eklenir. Bir İtalyan yönetmenin imzasını taşıyan bir westerne zaten daha farklı bir tanımlama yakıştırılamazdı. Bir John Ford westerninde pencereyi açan bir adam önünde uzanan yeşil ovayı seyreder, Leone‘de ise adam alnının tam ortasına kurşunu yer. İngilizce bilmeyen Leone ve İtalyanca bilmeyen Eastwood arasında diyalog sayılı kelimeler ile sınırlı kalmasına rağmen mükemmel bir işbirliği ortaya çıkar. İkilinin daha sonra çektiği 'Birkaç Dolar İçin', 'İyi Kötü ve Çirkin' tüm dünyada hasılat rekorları kırar ve Spagetti Westerni bir alt tür olarak sinema tarihine kazır.


Eastwood altmışlı yılların sonunda ülkesine bir yıldız olarak geri döner. Leone’nin western anlayışını temel alarak kendi filmlerini çekmeye başlar. 'Onları Yükseğe As-Hang’em High' (1968) ve 'Kasabadaki Yabancı-HighPlains Drifter' (1973) gibi westernlerde yalnız, kuralsız, anti kahraman silahşör ikonunu Hollywood’a taşır. Kariyerini en fazla etkileyen ikinci yönetmen Don Siegel ile ilk çalışması 'Coogan'ın Blöfü-Coogan’s Bluff' (1968) ikincisi ise 'Sarah İçin İki Katır-Two Mules for Sister Sarah' (1970) filmiyle olur. 'Kadın Affetmez-Beguiled' (1971) iç savaştan kaçarken yaralı olarak bir kız okulunda tutkulu kadınların arasına düşen askerin dramını anlatır. İkilinin en ilginç projelerinden birisi olan film karanlık atmosferi ve aksamayan dramatik yapısıyla dikkat çeker. Aynı yıl içinde Siegel-Eastwood ikilisi bu kez unutulmaz 'Kirli Harry-Dirty Harry' filmini çeker. İçerdiği şiddet ve faşizan alt metniyle film farklı eleştiriler almasına karşın gişede muhteşem bir başarı yakalar. Detektif Harry Calahan uzun yıllar sürecek kariyerine bu film ile başlar. Kanunu uygularken kurallarını kendi koyan yazılı hukuka aldırmayan, kent sokaklarında düzeni sağlayan yalnız bir kurttur. Uygulamaları üstlerini sık sık zor durumda bırakır, gelen baskılar sonucu Calahan’a çoğu kez işten el çektirilir. Dönem olarak bakacak olursak 69’da başkan seçilen Nixon’ın düzen ve kanun sloganının bir uygulayıcısı olarak da görülebilir detektif. Ne hikmetse kendisine iş partneri olarak ya bir Latin kökenli veyahut bir çekik gözlü polis uygun görülür. Başlangıçta Calahan’ın küçümsemelerine maruz kalan partnerler bir şekilde kendilerini kanıtlayarak finalde sıkı dost olur.


Humphrey Bogart/John Huston, John Wayne/John Ford gibi aktör/yönetmen birlikteliğine artık Eastwood/Siegel ikilisi de eklenmişti. 1971’de ‘Ölümün Sesi-Play Misty For Me’ ile ilk yönetmenliğini farklı bir türde gerçekleştirir. Öldüren Cazibe-Fatal Attraction (1978) esin kaynağı olabilecek gerilimli bir öyküyü caz müziği ile süsleyerek gelecekte yapacakları için olumlu sinyaller verir. Dirty Harry serisinden dört film daha çeviren aktör Magnum Force (1973), 'Uygulayıcı-The Enforcer' (1976), kendi yönettiği 'Ani Tehlike-The SuddenImpact' (1983), 'Ölüm Havuzu-The Dead Pool' (1988) bunlarda daha az ırkçı söylemler olmasına dikkat eder. Polisiye türüne Dirty Harry’nin getirdikleri arasında en önemli unsur polis örgütünün kirlenmesi, kanunların suçlulara tanıdığı toleransa karşı kendi kuralları ile mücadele etmesiydi . Bunlar karşısında Harry kanunları, politikacıları hiçe sayarak gerekirse polis yıldızını atarak mücadele eder.


Yetmişli yılların ortasından itibaren sert imajını yumuşatan roller oynadı. Bronco Billy (1980) günümüzde geçen bir Buffalo Bill hikayesini Capra filmlerini anımsatan hafif ve ironik bir havada anlatır. 'Her Ne Yaparsan Yap ,Boşver-Every Which Way but Loose' (1978),Which W 'Ne Yaparsan Yap-Any Way You Can' (1980) yenilmez kahraman imajını tiye alan ve komedi yönü ağır basan filmler olur. Alışılmış Eastwood imajının dışında filmler olmasına karşın gişede beklentinin üzerinde hasılata ulaşırlar. 1976’da yönettiği ‘Kanunsuz Josey Wales-The Outlaw of Josey Wales’ westernin en sevilen teması intikamı işler. Bu kez affetmeyen kahraman imajına  farkılılıklar getirir, örneğin kızılderililer ve beyazlar arasında uzlaşmacıdır, kendisine ihanet eden kötü adam Fletcher’ı cezalandırmaz. 1988’de yönettiği Bird kariyerinde önemli bir kilometre taşı olur. Bir cazsever olarak kırklı yıllarda hayran olduğu efsanevi saksofoncu Charlie Parker’ın 34 yıllık kısa ve hüzünlü yaşamını anlatan film, yönetmenlikte kendisine ilk ödülü Golden Globe kazandırır. Parker’ı canlandıran Forest Whitaker’ın mükemmel oyunculuğu yanında caz müziğine uyum sağlayan mavi tonlardaki görüntü çalışması filme lirik bir etkileyicilik getirir. Bird film müziğinde Oscar kazanırken, Whitaker Cannes Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu seçilir. Artık sert imajının sakladığı farklı yönlerini göstermeye başlamıştır Eastwood. Yönettiği her yeni film farklı türlere yönelir örneğin John Huston'ın yaşadığı bir olaydan yola çıkan 'Beyaz Avcı-Kara Yürek-White Hunter, Black Heart (1990) Afrika’da geçen bir tutku ve avcılık macerasını anlatır. 


1992 de ‘Affedilmeyen-Unforgiven’ ile yönetmen olarak ilk Oscar ödüllerini kazanır Clint Eastwood. Filmin kahramanı William Munny kariyeri boyunca canlandırdığı tüm western kahramanlarının adeta evrim geçirmiş son modelidir. İnzivaya çekilmiş acımasız bir silahşörün tekrar küllerinden doğuşunun öyküsüdür. Eşinin ölümünden sonra çocuklarıyla ücra bir çiftlikte domuz yetiştiriciliği ile uğraşırken 1000 dolarlık ödül için tekrar yollara düşer. Ödülü Big Whiskey kasabasında bir hayat kadınının yüzünü doğrayan iki adamın başına arkadaşları koymuştur. Silah kullanma hatta ata binme becerisini yitirmiş olan Munny (Eastwood) eski arkadaşı Ned Logan (Morgan Freeman) ve silahşör olma sevdasındaki genç Shofield Kid ile kasabaya doğru yola çıkar. Karanlık ve kanlı geçmişini unutmaya çalışan Munny’nin yeniden öldürme ile yüzleşmesi zorlanarak hatta tiksinerek yaptığı bir işe dönüşür. Karanlık atmosferi ve karakterleri ile Affedilmeyen diğer tüm westernlerden ayrılır, bir kahramanlık karşıtı filmdir. Titreyerek, viskiye dayanarak silah kullanan bir kahraman seyircinin sevebileceği özdeşleşebileceği bir karakter değildir. Eastwood western türüne doksanlı yılların rötuşlarıyla yeni bir çehre kazandırırken Kurtlarla Dans’tan sonra Oscar alan ikinci western olur.


Doksanlı yıllarda yaşlılığın getirdiği olgunluk onun yarattığı karakter dünyasına da yansır. Bu dönemde yaşamlarında ikinci bir şansın peşinde koşan yaşını başını almış kimlikleri canlandırır. Her biri kendilerini kanıtlamak için son bir gayret içindedir. 'Ateş Hattı –Line of Fire' (1993) geçmişteki alkol problemini aşmaya çalışan Başkan’ın güvenlik ajanını,Co'Yasak Aşk- Bridges of MadisonCounty' (1995) mutluluğu yasak bir aşkta yakalamaya çalışan bir fotoğrafçıyı, 'Mutlak Güç-Absolut Power' (1997) kızıyla sorunlar yaşayan bir babayı canlandırır. 'Gerçek Suç-True Crime' (1999) çapkınlığı yüzünden eşinden ayrı yaşayan bohem ruhlu bir gazetecinin bir idam cezasını son anda önlemesini anlatır.  'Kan Borcu-Blood Work' (2002) seri bir katil olayıyla ilgilenirken önce kalp krizi sonra kalp nakli geçirip emekli olan bir FBI ajanının tekrar suçlu peşine düşmesini öyküler.


'Gizemli Nehir-Mystic River' (2003), Sean Penn, Tim Robbins, Kevin Beacon gibi mükemmel oyuncuları bir araya getirir. çocuk istismarı gibi hassas bir konuyu üç arkadaşın yaşamında işler. Film değil ama Sean Penn filmdeki rolüyla Oscar kazanır. 2005’de ikinci kez Oscar ödüllerini kazanır Clint. O yılın büyük favorisi Martin Scorsese’in yönettiği ‘The Aviator’ on bir dalda aday olmasına karşın 'Milyonluk Bebek-Million Dollar Baby' (2005) yedi adaylıktan dördünü kazanır. Geç yaşta problemlerini unutmak için boksa başlayan bir kadın boksörün yükselişini ve dramatik sonunu anlatan göz yaşartan bir öyküdür. Filmin etkileyiciliği, Eastwood-Freeman-Swank üçlüsünün arasındaki kimyada ve öyküyü duygu sömürüsüne sapmadan yönetmesinde saklı. Eastwood dışında başka bir yönetmen bu filmi çekse Oscar kazanır mıydı sorusuna yanıt bence hayır olurdu .


2007 yılını boş geçirmeyen  Eastwood ‘BabalarımızınBayrakları-Flags Of Our Vaters’ ve ‘Jima’dan Mektuplar-The Letters from Jiva’ filmlerinde savaşa eleştirisel bakış atar. Bilhassa savaşı Japon cephesinden inceleyen Jima’dan Mektuplar Oscar adayı olur.


2008 yılı hem başrol oyuncusu ve yönetmen olarak iki film üretir. ’Sahtekar-Changeling’ ve ‘Gran Torino’. Gran Torino’da Kore gazisi yalnız bir adamı canlandıran Eastwood ırkçılık, ön yargı gibi iç içe iki kavramın yıkılışını anlatır. Angelina Jolie’nin kaybolan çocuğunu arayan bir anneyi canlandırdığı 'Sahtekar-Changeling' otuzlu yıllarda geçen dramatik bir öyküyü devletin çarpık adalet anlayışı ile bağdaştırır.
2009'da uzun yıllardır planladığı bir projeyi gerçekleştirir. Nelson Mandela'nın özgür kalmasından sonra başkanlık döneminden bir bölümü anlattığı 'Yenilmez-İnvictus' da Güney Afrika'nın ulus olma yolundaki mücadelesini bir rugby dünya  şampiyonluğu üzerinden anlatır. Mandela rolünde Morgan Freeman'da yıllardır hayalini kurduğu karakteri canlandırır. İlerleyen yönetmenlik yıllarında bir özelliği daha ortaya çıkar, birbirinden farklı temalara üzanan öyküler ağırlıklı olarak ilgisini çekmektedir. 2010 yılında çektiği "Hearafter-Öteki Dünya" da bu kez öldükten geri gelen beden ve ruhlar üzerinden gelişen bir öyküyü anlatır. Tsunami sonrası kısa bir süre kalbi duran Fransız bir gazeteci kadın, medyumluk yeteneği yardımıyla ölü ruhlara ulaşabilen bir adam ve ölmüş olan ikiz kardeşi ile konuşmaya çalışan bir çocuk gibi ana karakterleri buluşturduğu çok parçalı öyküyü mükemmel bir karanlık atmosfer içinden anlatır. Çok fazla bir olay yoktur fakat film seyirciyi baştan sona saran tedirgin bir akışla ilerler. Fransa ve İngiltere'de geçen öykü ancak yetkin bir yönetmenin elinden bu denli derli toplu ve etkileyici perdeye aktarılabilir. 
Bu efsanevi sinema adamını rakamlar ile şöyle tanımlayabiliriz: 46 filmde başrol (toplam 56 film), 31 filmde yönetmen, 21 filmde yapımcı. Kazanılacak her türlü ödülü kazanmış yaşayan bir efsane.

Luis Buñuel

GERÇEKÜSTÜNÜN GİZEMLİ ÇEKİCİLİĞİ 

Sinemanın peygamberlerinin sayısı azdır. Bunların içinde İspanyalı Bunuel’den daha güçlüsü yoktur’. Luis Bunuel için söylenmiş bu övücü sözün sahibi İngiliz yönetmen Tony Richardson’dır. Sinema peygamberi olmak için neler yapılır? Sadece film yönetmek böyle bir tanımlamanın içini doldurabilir mi? Tabi ki hayır, o düşünceleri, yaşam tarzı, taviz vermediği kuralları ile takdir edilen bir insan oldu. Onun ‘Bin dolara yapmayacağım bir filmi bir milyon dolara hiç yapmam’ sinema duruşunu en iyi tanımlayan tümcesi oldu. Dolu dolu geçmiş bir yaşamı şöyle bir anımsayalım.

Bunuel 1900’de Calanda’da doğar. Madrid Üniversitesinde önce Antomoloji (böcek bilim), sonra tarih ve felsefe okudu. Zengin bir aileye ait olmanın rahatlığıyla gençlik yıllarını maddi sorun yaşamadan geçirdi. Üniversite öncesi gönderildiği Cizvit okulu onun ileri yıllarda din karşıtı, ateist bir insan olmasının en büyük nedeni olur.

Madrid yıllarında ünlü sanatçılar arasına girdi. Bunların içinde onu gelecekte çok etkileyecek Salvatore Dali ve şair Federico Garcia Lorca gibi sanatçılar da vardır. Onlarla olan dostluğu onun sonsuz düşler dünyasını daha bir canlandırıyordu. Otobiyografik kitabı ‘Son Nefesim’de düşler için şöyle der: ’Eğer bana yirmi yıllık ömrün kaldı, bu günlerin her birinin yirmi dört saatinde ne yapmayı istersin diye sorulsaydı şöyle yanıtlardım: Bana gerçek yaşamdan iki, düşlerden de yeniden anımsayabilmem koşuluyla yirmi iki saat verin… Çünkü düş ancak kendini besleyen bellekle yaşar’. Öğrenim sonrası gittiği Paris, özgürlüğü ve cüretkarlığı ile onu şaşırtır. O günlerde gerçeküstücülük akımı en deli, en yaratıcı günlerini yaşıyordu. Andre Breton, Max Ernst gibi sanatçıların önderliğinde kendini bir sanat akımından çok devrimci bir hareket olarak görüyordu. Eskimiş olan tüm değerleri toptan reddederken bilincin ortaya koyduğu tüm engelleri kaldırmak için Freud yöntemleri ile şiir ve resmi bir araç olarak kullanan gerçeküstücüler zaman zaman alay etme, rezalet çıkarma, adam dövme gibi eylemler ile toplum karşısına çıkıyorlardı. Nesnel gerçekliği yıkmak için gerçeküstücü nesneler yaratılıyordu. Sınırları yıkmak isteyen bu akımın zamanla eski sanat eserlerine yenilerini katmak dışı bir işlevi olmadığı anlaşıldı. Bunuel de gerçeküstü akımından yola çıkmasına karşın sosyal konuları tüm doğallığı içinde işleyen, din ve kiliseyi yeren bir çok film yaptı.
ENDÜLÜS KÖPEĞİ ve ALTIN ÇAĞ1929’da kendisinin ve Dali’nin bir rüyasından yola çıkarak çevirdiği sessiz ve siyah-beyaz ‘Endülüs Köpeği-Un Chien Andalou’ gerçeküstü akımın ilk sinema ürünü olur. Bunuel rüyasında ayı kesen ince uzun bir bulut ve gözü yaran bir ustura, Dali ise karıncalar ile dolu bir el görür. Bu iki rüyadan yola çıkarak bir haftadan kısa sürede yazılan senaryoda temel kural psikolojik, kültürel ve mantıksal hiçbir açıklamaya meydan bırakmayacak bilinç dışı, şaşırtıcı her düşünce ve görüntüye açık olmak. Film muhafazakar kesimden gördüğü tepkilere, tehditlere rağmen umulmadık bir başarı kazanır. Her şeye rağmen film yasaklanmaz ve sekiz ay süre ile afişte kalır.

Bunuel’in ikinci filmi olan ‘Altın Çağ-L’Age D’Or’ daha büyük tepkilere yol açar. Sesli olarak çevrilen filmde gerçeküstü temalara müzik ve sözün desteğinin sağlanması filmin gücünü arttırır. Bu kez senaryo aşamasında Dali ile yolları ayrılır. Tema olarak olayların ters akışı sonucu bir türlü birleşemeyen genç bir erkek ve kadının hikayesini anlatır. Gerçeküstücülük akımının kurallarına sadık kalarak geleneklere, kiliseye, uygarlığa tüm gücüyle saldıran bir film olur. Sağ basın ve sağcı gençlik örgütleri filmin gösterildiği sinemayı yağmalar, perdeye bomba bile atılır. Bir hafta sonra film emniyet tarafından kamu düzenini korumak adına yasaklanır. Tüm kopyaları yok edilir. Bu yasak yaklaşık elli yıl sürdükten sonra 1980’de New York’ta tekrar gösterilir. Filmin bugün birisi Paris ve diğeri Londra olmak üzere sadece iki kopyası mevcuttur. Kopan tüm bu gürültüler Hollywood’un dikkatini Bunuel üzerine toplar.

Gerçeküstücülüğün en çoşkulu dönemleri üç yıldan biraz fazla sürer. Bunuel bu dönemi sonraki yıllarında ‘Bilince, aykırılığa, anlaşılmazlığa ve iç benliğimizden gelen tüm eğilimlere bir çağrıydı. Öyle bir çağrı ki, ilk kez böylesine güç ve cesaretle her yerde yankılar uyandırıyordu. Bize kötü görünen her şeye karşı verdiğimiz mücadelede az rastlanır bir karşı çıkış, güçlü bir direnmeyle varlığını sürdürüyor ve bir oyun tadı veriyordu’ sözleriyle tanımlar. Bu dönem onun içinde varlığını tüm yaşamı boyunca sürdürür ve her filmde kendisini hissettirir.

Hollywood kurallarının kendisiyle uyuşmayacağını düşünen Bunuel MGM stüdyolarının film teklifini kabul etmez. MGM onu kazanmaya kararlıdır. Danışman olarak iyi bir ücret karşılığı stüdyolarda incelemeler yapması için onunla altı aylığına anlaşır. Üç ay sonunda hesaplarını kapatır ve Paris’e geri döner. Dönüş sonrası gerçeküstücüler ile bağlarını koparır ve bağımsızlığı seçer. İspanya’daki Les Hurdes adlı dağlık bölge üzerine okuduğu bir araştırma kitabı ilgisini çeker ve içinde belgesel bir film çekme isteği uyanır. Ramon Acin adında eski bir anarşistin piyangodan kazanıp kendisine bu belgesel için verdiği yirmi bin peseta ile Les Hurdes dağlarında bir ay süre ile Ekmeksiz Topraklar’ı çekti. Bazı köylerinde ekmeğin bile olmadığı bu yoksul topraklardan çok etkilendi, filmin kurgusunu bir yemek masası üzerinde tek başına, beş parasız yaptı. Film bir nevi taş devri yaşayan vatandaşlarını gösterip İspanya’yı küçük düşürdüğü iddiası ile hükümet tarafından yasaklanır.

MEKSİKA YILLARI

İspanya İç Savaşı sonunda çeşitli sınıflardan gelen pek çok Cumhuriyetçi İspanyol gibi Bunuel de kendisine sürgün yeri olarak Meksika’yı seçer. 1946-1964 yılları arasında çevirdiği otuz iki filmin yirmisini Meksika’da gerçekleştirir. Bunlar kısıtlı bütçeler, 18 ile 24 gün gibi kısa sürelerde çekilen filmler olur. Bunuel tüm kariyeri boyunca hızlı çalışan, önceden tüm filmi kare kare düşünmüş bir yönetmen oldu. Kurgu için ise üç, dört gün ona hep yetti. On beş yıl gibi uzun bir aradan sonra yapımcı Oscar Daneigers ile yaptığı ilk film şarkılı, tangolu ‘Gran Casino’ olur.

Bunu yine ticari bir film olan ‘El Gran Cavalero’ izler. Sonrasında çevirdiği Los Olvidados-Unutulmuşlar bir kez daha Bunuel’in filmleri üzerine olan tartışmaları alevlendirir. Yoksul bir ortamın ortasında doğmuş bir çocuk çetesinin birbirleri ve çevreleri ile olan savaşını anlatan film acıları ve toplumsal sorunları şiirsel bir uslup içinde anlatıyordu. Filmin Meksika’yı küçük düşürdüğü iddia edildi. Bunuel’e yöneltilen sert tepkiler Cannes’da filmin kazandığı en iyi yönetmen ve görüntü ödülleri sonrası kesilir. Film Meksika’da bir kez daha gösterime girer. Arkadan gelen ticari başarıyı hedefleyen ‘Sokak Kızı Suzanna-Susana la Perversa’, ‘Gökyüzüne Çıkış-Subida al Cielo’, ‘El-Cinnet’, ‘Vahşi Adam’ gibi filmler Bunuel’in yapmak istediği sinemanın sadece esintilerini taşır fakat sonuçta hepsi Meksika tipi filmler olur. Birçok sıradan ara filmden sonra İngiliz sermayesi ile Robinson Crusoe’u çeker. Öncesinde sadece ticari bir film gibi gözüken Crusoe her alanda büyük başarı kazanır. Eleştirmenler yalnızlığın insanın iç dünyasında yarattığı yıkımı ve gücüyle bunları aşabilmesini mükemmel aktaran Bunuel’i yere göğe sığdırmazlar. Emily Bronte’nin romanı ‘Tutku Uçurumu-Abismos de Passion’ yönetmenliğinin ilk yıllarından itibaren düşündüğü fakat yapımcı bulamadığı için çeviremediği bir projedir . Yirmi dört yıl sonra Daneigers’in teklifiyle eski heyecanını kaybetmiş olmasına karşın senaryoda önemli bir değişiklik yapmadan çeker. Aşkı, çılgın bir aşkı her şeyin üstünde tutan iki sevgiliyi anlatan öyküyü Bronte’nin ruhuna sadık, aşkı yücelten bir anlatımla perdeye yansıtır. Meksika yıllarının en önemli filmlerinden olan ‘Nazarin’ (1958) gördüğü ilgiye karşın çoğunlukla yanlış yorumlanmış bir film olarak tarihe geçer. Bir papaz, bir fahişe ve isterik bir kadın arasında geçen öyküde, papaz her iki kadını da doğru yolu bulmaları için tutkularından vazgeçirmeye çalışır. Film Katolik çevreler tarafından çok sevilir, övülür. Özünde Katolik dininin papazlardan temizlenip, gerçek hümanizmaya ve ateizme ulaşmasını hedefliyordu. ’Tanrı’ya şükür, Tanrıtanımazım’. Bunuel bu ünlü ironik deyişini dini bir öykü anlattığı çok filminde öyküye yedirerek, üstü kapalı –aynı ironik anlayış içinde- ancak iyi bir gözlemcinin ulaşabileceği bir sonuç olarak işledi.

1965’de çektiği ve bu yılki İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘Simon Çöl Azizi-Simone del Desierto’ Suriye’de on dördüncü yüzyılda çölde bir sütun üzerinde kırk yıl dua etmiş, Tanrı’ya yalvarmış bir azizi anlatır. Finalde kendisini sürekli kandırmaya çalışan şeytanın peşine takılır ve New York’ta bir diskoda çılgınca eğlenir. Yapımcının parasının bitmesi sonucu sadece kırk iki dakika çekilen film bu haliyle bile Venedik’te beş ödül kazanır. Bu kadar ödülü başka hiçbir filmi kazanmaz. Meksika topraklarında çektiği son filmlerinden birisi olan ‘Ölüm Meleği-El Angel Exterminator’de (1962) çok sevdiği temalardan birisini işler: insanların çok istedikleri halde bir türlü gerçekleştiremedikleri arzuları. Bir grup insan tiyatro sonrası yemek için toplandıkları bir odadan bir türlü çıkamaz. Basit bir isteğin gerçekleşmemesinin anlaşılmazlığı. Bu temayı önceki ve sonraki filmlerinde farklı şekillerde işler. Burjuvazinin Gizli Çekiciliği’nde bir grup insan bir türlü yemek yiyemez, Arzunun Şu Karanlık Nesnesi’nde yaşlı adam çok istediği halde genç kız ile birlikte olamaz, Altın Çağ’da çok isteyen iki sevgili bir türlü sevişemez.
İSPANYA VE FRANSA YILLARI 1961 yılında Meksika’da yaşarken İspanya’dan gelen bir teklif üzerine Madrid’te ‘Viridiana’ı çeker. Meksika’da yaşayan sürgün İspanyol Cumhuriyetçilerin dönüşü nedeniyle kendisini hain ilan etmelerine karşın bu filmi yapar. Rahibe olmak isteyen genç bir kızla kötü niyetli amcasının hikayesini anlatan film hem Katolik kilisesi hem de Franco ve taraftarları tarafından lanetlendi. Film Cannes’da İspanya yapımı olarak Altın Palmiye kazanır. Film ülkesinde yasaklanırken İspanya adına yarışmasına izin veren sinema dairesi müdürü görevinden alınır.

1963 yılında Paris’te yapımcı Serge Silbermann ile tanışır ve ortak ilk filmleri baş rolde Jeanne Moreau’nun oynadığı ‘Bir Oda Hizmetçisinin Günlüğü-Journal d’une Femme de Chambre’ olur.Son dönem filmlerinin değişmez senaristi olan Jean Jacques Carriere ile de ilk filmi olur.1969 da uzun süredir tasarladığı Katolik dinindeki bağnazlık ve mezhep sapkınlıkları üzerine bir film olan ‘Samanyolu-La Voie Lactee’nu çeker. İsa’yı gülen, koşan, uyuyan normal bir insan gibi gösteren film bir kez daha ortalığı karıştırır. Nazarin filminden sonraki çelişkili tepkiler bir kez daha tekrarlanır. Filmin Katolik karşıtlığı veya taraftarlığı şeklindeki tartışmalar Bunuel’i hiç ilgilendirmez, o yansıttığı liberal düşüncelerden ve bağnazlık dünyasına yaptığı yolculuktan memnundur.

'Gündüz Güzeli-Belle du jour’(1966) sinemanın erotizmi en fazla hissettiren filmlerinden birisi olur. Film erotizmi Catherine Deneuve’ün gizemli güzelliği yanında gözükmeyen fakat sürekli hissedilen gizli bir şehvette hissettirir. Severine, cinsel fantezilerini gündüzleri Madame Anais’in randevu evinde yaşar. Genç kocası Pierre ile ruhsuz bir evlilik yaşar, hatta ayrı yataklarda yatarlar. Korkarak başladığı bu gizli yaşam bir süre sonra vazgeçemediği bir alışkanlığa dönüşür. Bir süre sonra bir müşterisi ile yaşadığı yakınlaşma onun istemediği bir olaylara sürükler. Bunuel’den beklenildiği gibi öyküye Severine’in şiddet yüklü mazoşist rüyaları serpiştirilmiştir. Gerçek ve düşün eşit ağırlıkta olduğu anlatım finalde de her ikisini de birleştirir. Açılış sahnesinde Severine’in mazoşist rüyasındaki fayton finalde boş olarak gelir. Artık düşler bitmiştir. Joseph Kessel’in aynı adlı romanından uyarlanan film yazarın bile söylediği gibi kitabından bile daha başarılı bulundu. Burada Bunuel’in dahice, detaylara sadık yönetimi,öyküye mükemmel emdirdiği sadomazoşist düşler ve değişmez senaristi Jean Claude Carriere’in başarısı filmi unutulmazlar arasına ekler. Film seyredenlerin unutamadığı tekrar tekrar seyrettiği bir hayran kitlesi oluşturur. Filmin en önemli mitlerinden birisi içinde ne olduğu bilinmeyen fakat açıldığında randevu evinde çalışan kızları ürküten bir kutudur. Bunuel bile bu kutunun içeriğini yanıtlayamaz. Tarantino’nun Ucuz Roman’da kullandığı açıldığında içinden ışık saçan evrak çantasını nereden ödünç aldığı anlaşılıyor.

Bunuel sinemasının en önemli kilometre taşı olan ‘Burjuvazinin Gizli Çekiciliği-Le Charme discret de la Bourgeoisie’(1972) ile burjuva sınıfının tıkanıklığını, toplumun diğer kesimleriyle olan kopukluğunu, dünya değişirken onların aynı tiyatroyu oynadıklarını düş ve gerçeğin iç içe geçtiği bir üslupta anlatır. Bu sınıfın dıştan gözüken ihtişamı ve ciddiyetinin ardında yatan tekrarlara dayalı yaşam şeklini kara mizahın müthiş gücüyle acımasızca eleştirir. Karikatür tipler, absürd tesadüfler, tamamlanamayan olaylar, gerçeküstü detaylar, paradokslar Bunuel’in mesajını unutulmaz bir görselliğe dönüştürür. Öncelikle filmin geçtiği dönemi irdelersek 1972 Vietnam bataklığında Amerika, ‘68 öğrenci hareketlerinin tüm dünyada uyandırdığı sosyalist esintiler, öncelikle Güney Amerika’da çoğalan askeri cunta hükümetler, globalleşme arifesinde emperyalist hareketlerin hoyratça sürdüğü bir soğuk savaş dönemi görürüz. Bunuel burjuvaziye karşı dururken onları yargılamıyor yaşamlarında içi boş, ilerlemeyen ritüellere mahkum olmuş bireyler olarak gösteriyor. Filmin altı burjuva karakteri korkularını ortak bir rüyada görür. Rüyaları onların gerçek yaşamlarını yönetir. Başlarını Miranda’nın Paris Büyükelçisinin (Fernando Ray) çektiği altı varlıklı insan bir akşam yemeği için bir türlü bir araya gelemez. Gelseler bile bu kez farklı engeller ortaya çıkar. Ya lokanta kapalıdır veya lokanta patronu ölmüştür, cenazesi arka odada yatmaktadır, yahut yemek esnasında ordu eve gelir. Yemek yiyememek, tüketememek korkusu onların varoluşları karşısına dikilen bir engel olarak çıkar her seferinde. Bu korkularına sevişememek, anarşi, terör gibi güvenlilerini tehdit edici unsurlar eklenir. Faşist bir idarenin hakim olduğu anlaşılan Miranda hakkında büyükelçi sürekli yalan bilgiler verir. Ülkesinden pembe tablolar çizer. Filmde serpiştirilmiş sıra dışı olaylar arasında sürekli manevra yapan bir ordu, bahçıvanlık yapan Piskopos, rüyasını anlatan teğmen öykünün çarpıcılığını arttırır. En sembolik sahnesi olan altı burjuvanın ıssız bir yolda yürümesi onların tükenmişliğini artık her şeyi kabullendiklerini temsil eder. En kısa mesafeyi bile film boyu oto ile katedenler artık benzin bile bulamaz, o yol belki de onları ölüme götüren son yoldur.

1974 tarihli ‘Özgürlük Hayaleti-Le Fantome de Liberte’ni Samanyolu filminde geçen ’’özgürlüğümüz ancak bir hayaletten ibarettir" tümcesinden esinlenerek çevirir. Film düşünce olarak Samanyolu-La Voie Lactee ve Burjuvazinin Gizli Çekiciliği ile gerçeği arayış üzerine bir üçlü olarak kabul edilebilir.

Sinema tarihinin en güzel isimli filmlerinden birisi olan ‘Arzunun Şu Karanlık Nesnesi-Cet Obscur Objet du Desir’(1977) çarpıcı bir aşk öyküsünü anlatır. Pierre Louys’un 1889 da yayımladığı Kadın ve Kuklası adlı romanının Bunuel anlayışı içinde modern bir uyarlaması olur. Altmışlı yaşlardaki soylu ve zengin Mathieu halktan bir kıza Conchita’ya tutulur. Onu elde edebilmek için her türlü yolu dener. Ona sevecen davranmaya çalışan Conchita iş sevişmeye gelince kendisinden oldukça yaşlı soyluya her türlü bahaneyi uydurur.
Arzu ile yanan adam bir süre sonra kızın oynadığı bir kuklaya dönüşür. Bir kez daha burjuvazi karşısına çıkan engellere takılır. Bir türlü sevişemeyen, tüm zenginliğine, fedakarlıklarına rağmen istediğini elde edemeyen bir burjuva tablosu daha remeder Bunuel. Conchita karakteri farklı iki kadın oyuncu tarafından canlandırılır: Zarif ve mesafeli Carole Bouquet, Latin ateşi taşıyan daha cilveli Angela Molina. Erkek doğasını etkileyen iki farklı dişi karakter erkeği parmağında oynatır, durur. Burjuvanın büyük korkusu terör ve anarşi bir kez daha arka planda yer alır. Büyük bir patlama ile biten finalde anarşi burjuvaziyi bir kez daha ortadan kaldırır. Seyircisini bir kez daha şaşırtıp, düşündürmeyi başarır Bunuel. 

Son Nefesim’den alıntıyla Bunuel’in bu dolu yaşamını noktalayalım:
“Her şeyin başı rastlantıdır, rastlantının yanında kardeşi giz vardır. Her şeyi anlamak hırsı, bu neden? şu neden? Ardından onu küçültmek, basitleştirmek isteği, işte doğamızın en feci yönleri. Hayatımızın gizini cesurca kabullenebilsek, işte o zaman saflığa benzeyen katıksız bir mutluluğa çok yaklaşmış olurduk.”

RIGHTEOUS KIL

DAĞ FARE DOĞURMUŞ!

 10 Ekim 2008

KOPYA CİNAYET(LER)-RIGHTEOUS KIL

YÖNETMEN: JON AVNET OYUNCULAR: ROBERT DE NIRO, AL PACINO, JOHN LUGUIZAMO, DONNIE WAHLBERG

1995 yılında Michael Mann’ın yönettiği Heat’de biraraya gelen Robert De Niro ve Al Pacino tadı damakta kalan bir Öykü kurgusu her iki aktörü mümkün olduğu kadar birlikte tutmaya özen gösteriyor (istiyor). Tek sorun senaryonun tıkır tıkır yürüyecek bir öyküye sahip olmaması. Seyircinin tahmin edebileceği adımlar kısa sürede şekilleniyor. Her şey tekdüze bir anlatım ve entrika üzerine kurulu.

PAUL NEWMAN

ASİ,  MAVİ GÖZLER ARTIK BAKMIYOR...

Radikal ve muhalif kişiliği ile de tanınan aktör altmışlı yıllardan itibaren bir çok vatandaş hak ve özgürlüğü hareketine bizzat ve maddi yardım ile katıldı.
Sinema dünyası mavi gözlü, asi oyuncusunu Paul Newman’ı kaybetti. Delici mavi gözlerine yakışan romantik roller yerine isyankar, sisteme başkaldıran, özgür ve kırılgan karakterler onun tercihi oldu. 1925 yılında Cleveland yakınında Shaker Heights’da doğan Newman, genç yaşta babasını kaybeder.


İlk oyunculuk deneyimlerini annesinin ısrarlarıyla kaydolduğu Cleveland çocuk tiyatrosunda kazanır. 1943’te gönüllü olarak katıldığı İkinci Dünya Savaşı’nda çok istediği halde renk körlüğü nedeniyle pilot olamaz. Pasifik’te bir uçak gemisinde üç yıl boyunca muhaberat askeri olarak görev alır.

1947’de savaş dönüşü oyuncu Jacqueline Witte ile tanışır. İki yılın sonunda evlenirler. Babasından kalan spor malzemesi dükkanı genç çiftin ekmek teknesi olur.

Paul, içinde kıvılcımlanan oyunculuk dürtüsüne çok direnç gösteremez ve dükkanı devrederek New York’ta Yale Drama Okulu’na yazılır. Efsanevi oyuncu, eğitmeni Lee Strasberg ile yaptığı bir mülakat sonrasında Actors Studio’ya kabul edilir. Rod Steiger, Eli Wallach, Geraldine Page dönem arkadaşları olur. TV programları, dizileri ve Broadway anlaşmaları ile hayatını kazanmaya başlar.

Sonraki elli yılını paylaşacağı Jeanne Woodward ile küçük roller oynadıkları bu Broadway yıllarında tanışır.

‘Picnic’ adlı oyunda dikkati çeker ve Warner Brothers ile ilk film anlaşmasını yapar. 1955’te sonraki yıllarda performansından çok utandığını söyleyeceği ilk filmi ‘The Silver Chalice’de Yunanlı bir esiri canlandırır. Bu ara James Dean ile Elia kazan’ın yöneteceği ‘East Of Eden’ filminin provalarına katılır fakat Aron rolünü alamaz.

1956’da ‘Somebody Up There Likes Me - Yukarıda Biri’de canlandırdığı boksör Rocky Graziano onun büyük çıkışı olur. Bu asi, yakışıklı Marlon Brando ile kıyaslanır ve yeni bir starın doğuşundan bahsedilmeye başlanır.

1958’de Elisabeth Taylor karşısında Brick karakteri ile başrolü paylaştığı ‘The Cat on a Hot Tin Roof - Kızgın Damdaki Kedi’ Oscar’a aralarında en iyi erkek oyuncu olmak üzere altı dalda aday olur. O sansürlü yıllar için oldukça cesur bir roldür Brick. Alkolik, karısı Maggie’e karşı ilgisiz, artık yaşamayan arkadaşı Skipper ile tam tanımlanamayan bir ilişkisi vardır. Homoseksüalite üzerine göndermeler içeren Tennesse Williams’ın tiyatro eseri Mc Carthy yılları için zamanının önünde bir film olur. Aynı yıl Jeanne Woodward ile ikinci evliliğini yapar. 1960’da Otto Preminger yönetiminde ‘Exodus’da Yahudilerin Filistin topraklarına göçü tarihi gerçeklere dayanılarak anlatılır. Newman, Ari Ben Canaan rolünü oynar. 1961’de ‘The Hustler - Bilardocu’ da Eddie Falson adlı genç ve hırslı bir bilardocuyu canlandırır. 1986’da bu filmin devamı sayılabilecek ‘The Colour of the Money - Paranın Rengi’nde bu kez canlandırdığı yaşlı Eddie Falson ile En iyi Erkek Oyuncu Oscar’nı kazanır. İlk filmdeki kendisinin canlandırdığı genç bilardocuyu bu kez Tom Cruise oynar. 33 yaşından itibaren dokuz kez aday gösterildiği bu ödülü onuncusunda yani 61 yaşında kazanır.

Her zaman birinci sınıf yönetmenler ile çevirdiği başarılı ve Oscar adayı filmler oyunculuk performansını hep yukarı taşıdı. 1963’te Martin Ritt yönetiminde ‘Hud’, 1966’da Alfred Hitchcock ile ‘Torn Curtain’, 1966’da yine Ritt ile ‘Hombre’, 1967’de Stuart Rosenberg ile ‘Cool Hand Luke - Parmaklıklar Arkasında’ filmlerini çevirir. Tüm bu filmlerde sistemin çarpıklığına karşı inatla duran dürüst, yılmayan, mesafeli fakat özde samimi karakterleri canlandırır. Kaybetse de bir kahramandır. Bu karakter yapısı onunla ismiyle özdeşleşmiştir artık.

Onun ününe ün katan iki filmi özellikle belirtmek gerekiyor. Bunlar Robert Redford ve yönetmen George Roy Hill ile çevirdiği ‘Butch Cassidy and Sundance Kid - Sonsuz Ölüm’ (1969) ve ‘The Sting – ‘Belalılar’ (1974) olur. 1800’lü yılların sonunda Butch Cassidy (Paul Newman) ve Sundance Kid (Robet Redford) bir çok banka soygunundan sonra peşlerindeki kelle avcılarından kurtulmak için Vahşi Batı’dan Bolivya’ya kaçarlar. Burada da rahat durmayan iki kafadarın peşine sonunda Bolivya ordusu düşer. Bilhassa unutulmaz finaline her iki oyuncunun unutulmaz performansı ve karizması eklenince akıllara kazınan bir western olur ‘Sonsuz Ölüm’. Aynı yıl gösterime giren Sam Peckinpach‘ın aşırı sert westerni ‘The Wild Bunch - Vahşi Belde’si karşısında komik ve iyimser atmosferi ile daha fazla beğenilir. Film dört Oscar yanında toplam on yedi ödül kazanır.

Üçlünün 1974 yılında gösterime giren ‘The Sting - Belalılar’da iki sahtekar arkadaşın bir Mafya patronunu tuzağa düşürmesini sürpriz bir finalle anlatır. O yıl toplam yedi Oscar kazanan film aynı zamanda Newman – Redford – Hill arasındaki dostluğun bir nişanesi olur. Newman yönetmen Hill için ‘Onu Robert ile her zaman yönlendirmeye çalışır istediğimizi yaptırmaya çalışırdık, hayır demezdi, fakat sonunda bir bakardık ki onun dediği olmuş, o mükemmeldi’.

Son dönemlerinde artık saçlarına ak düştükten sonra bile eski/yeni jenerasyon iyi yönetmenler ile çalışmaya devam eder. Sidney Lumet ‘The Verdict’ (1982), Robert Benton ile ‘Nobody’s Fool’ (1994) ve ‘The Twilight’ (1998), Coen Kardeşler ile ‘The Hudsucker Proxy - Bir Şirket Komedisi’ (1994) , Sam Mendes ‘The Perdition Road - Azap Yolu’ (2002) bunların arasında en dikkat çekenleri olur.

Newman’ın hayatında en büyük tutkusu otomobil yarışları oldu. 47 yaşında oto yarışlarına başlayan aktör 54 yaşında Rolf Stommelen ile 24 Saat Manş yarışında Porche ile ikinci olur. Sonraki yıllarında yarışcılığını sürdüren aktör 1983’te Carl Haas ile Champ - Camp yarış ekibini kurar. Sonraki yıllarda bu ekiple birçok önemli şampiyonluk kazanan Newman, 80 yaşında bile yarışlara katılmayı sürdürür.

Radikal ve muhalif kişiliği ile de tanınan aktör altmışlı yıllardan itibaren bir çok vatandaş hak ve özgürlüğü hareketine bizzat ve maddi yardım ile katılır.

Nixon’ın ünlü düşman listesinin 19. sırasında olmaktan her zaman gurur duyduğunu söyleyen Newman, ağız tadını ve yemek merakını Newman’s Own markası olarak gıda sanayine yansıtır ve buradan kazandıklarından yaklaşık 200 milyon doları kanserli çocuklara yardım eden derneklere bağışlar.

Sıkı bir sigara tiryakisi olan Newman akciğer kanserine yenik düşerken mavi derin gözleri ve yaptıkları ile her zaman hatırlanacaktır.