yazarlar

HAYALİ AŞKLAR

2009 yılında üzerinde en fazla konuşulan filmlerinden birisi “Annemi Öldürdüm-J’ai Tué Ma Mére”olmuştu. Başta Cannes olmak üzere katıldığı festivallerde tam tamına 22 ödül kazanmış, adı gibi aykırı, Fransız Yeni Dalgası veya yetmişli yılların New York çıkışlı, yeraltı sinemasının etkilerini taşıyan bir film.
 
21 yaşındaki yönetmen ve başrol oyuncusu Kanadalı Xavier Dolan biriktirdiği paralar ile çevirdiği bu ilk filmden sonra “Hayali Aşklar-Les Amours Imaginaires” ile ilkinde olduğu gibi yarı otobiyografik anlatımlarını sürdürüyor. İlk filmine oranla ışık/filtre oyunları, yavaş çekimler, iyi bir müzik desteği gibi daha renkli bir stil arayışı dikkati çekiyor. Öykünün akışı konuyu destekleyen röportajlar ile kırılırken Dolan’ın ilk filminde de kurguladığı eklektik yapı, yer yer belgeseli anımsatıyor.

BURJUVALARIN YALAN İLİŞKİLERİ





KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR-LES PETITS MOUCHOIRS
YÖNETMEN : GUILLOME CANET
OYUNCULAR: MARİON COTİLLARD, FRANÇOIS CLUZET, BENOIT MEGIMEL, GILLES LELLOUCHE         

Küçük Beyaz Yalanlar-Les Petits Mouchoirs” her çağdaş kentte, örneğine rastlayabileceğimiz bir arkadaş grubunun, kendi içindeki yüzleşmesini, samimiyet örtüsü altındaki samimiyetsizliğini hoş bir üslupta anlatıyor. Guillome Canet senaryosunu da yazdığı filmde komik durumlardan gözyaşı akıtan olaylara geçiş yaparken, karakterlerinin yüzeysel mutluluklarının altında saklı yalnız kalma korkularını işliyor. Önce evrensel dediğimiz, bu arkadaş gruplarının dinamiklerine bir bakış atalım. Büyük kentlerde yaşayan, hali vakti yerinde çiftlerden oluşan bu arkadaş toplulukları genelde değişmez kadro birlikte gezer, tozarlar;  eğlenceyi, yemeyi, içmeyi çok severler. Hafta sonlarında mutlaka toplanılır, kafalar çekilir, biraz çakır keyif olunduktan sonra belden aşağı espriler,

PEKİ YA SONRA NE OLACAK ?







MUTLULUĞUN PEŞİNDE-RABBIT HOLE



YÖNETMEN: JAMES CAMERON MITCHELL
OYUNCULAR:NİCOLE KİDMAN, AARON ECKHART, DİANNE WEST.

Evlat acısının geride kalanlar üzerine yaşattığı travma ve yıkım bir çok filme konu oldu. “Mutluluk Peşinde –Rabbit Hole” bu tarifsiz acının peşine düşüp geride kalanların, bununla nasıl baş etmeye çalıştıklarını anlatıyor. Terapi gruplarına katılmak, onun odasını olduğu gibi muhafaza etmek, dine dönmek veya tersi isyan etmek, evi değiştirmek gibi ne olursa olsun hiçbir şey acıyı dindirmeye gücü yetmiyor. Ebeveynler arasındaki duygu kaybı, acıyı içinde yaşamak isteği, yalnızlığı ve şefkatsizliği arttırırken, normal yaşamın birçok standartları onlara batmaya başlıyor. “Mutluluğun Peşinde” tam bu evrede yaşananları, hissedilenleri yansıtmaya çalışıyor. David Lindsay Abaire’in Pulitzer ödüllü tiyatro oyunundan yine onun senaryosu ile sinemaya uyarlanırken, yönetmen koltuğunda bağımsız sinemadan gelen yetenekli James Cameron Mitchell var. Acılı anne Becca’yı oynayan Nicole Kidman, soğuk güzelliği ile içinde kopan fırtınaları ve boşluğu ustaca gizlediği bir karakteri canlandırıyor.

ŞİDDETİN DEĞİŞMEYEN YÜZÜ



DAHA İYİ BİR DÜNYADA-HAEVNEN

Yönetmen : Susanne Bier

Senaryo: Anders Thomas Jensen

Oyuncular: Mikael Persbrandt, Tyrine Dyrholm, Ulrich Thomsen 

“Daha İyi Bir Dünyada-Haevnen” şiddeti farklı boyutlarda inceleyen çok yönlü bir film. Şiddet, aile bağları, intikam, hoş görü, medeniyet ve ilkellik konu içine serpiştirilmiş temalar.  Geçmişe bakacak olursak Yabancı Dilde En İyi Film Oscarlarının çoğunlukla hakkaniyetli dağıtıldığını görürüz, Altın Küre kazandıktan sonra Oscar’da Danimarka yapımı “Haevnen” bu yıl herkesin favorisi Inaratu’nun “Biutiful”ını geride bırakırken çoğunluğu şaşırtmıştı. İzledikten sonra bu ödülü neden hak ettiği anlaşılıyor.  Anders Thomas Jensen’in yazdığı senaryodan yola çıkan  yönetmen Susanne Bier paralel kurgular ile Afrika ve Danimarka’dan anlattığı öyküde meselenin özüne iniyor. Şiddetin özünün gelişmişlik veya geri kalmışlıkla değişmediğini, sadece uygulama şeklinin değiştiğini vurguluyor. İnsan şiddetten ne kadar uzak durmaya çalışsa da eninde sonunda kaçamayacağını gösteriyor. Bunun insanın özünde değişmez bir yapı taşı olduğunun altını çiziyor. Bir yerde şiddete başvurmadan kötülüğün cezalandırılmayacağını da, barışçıl tutumundan ödün vermek pahasına da olsa, gösteriyor. İntikam duygusunu ise şiddetin zirve yaptığı nokta olarak yorumluyor.     

SIDNEY LUMET : HOLLYWOOD'U VE İKTİDARI HİÇ SEVEMEDİ


 O Hollywood’u , Hollywood onu sevemedi. Yönettiği 46 sinema filminin hiç birisini düşler fabrikasında üretmedi, doğduğu New York’ta yaşadı ve filmlerini orada çevirdi. Ve orada 84 yaşında ebediyete kavuştu. Üretken kariyerinde dört kez yönetmen, bir kez ise uyarlama senaryo Oscar’ına aday gösterildi, hiç birisinde kazanamadı. 2005’de tüm kariyeri için Yaşam Boyu Başarı Oscar’ına layık görüldü.

Televizyon için yaptığı film ve diziler ile birlikte toplamda yetmişi aşkın bir külliyat onun sinema tutkusunun en güzel kanıtıdır.  “New York dünyanın en enerji dolu kentidir. Orada film çevirirken dev bir kapak üzerinde oturuyormuş ve her an uçarak gökyüzünü delecekmiş duygusuna sahip oluyorum ve bu enerjiyi her defasında perdeye yansıtıyorum” diyor Lumet, vazgeçemediği kent için.

Hollywood yönetmenlerini kusursuzluğun peşinde koşan teknisyenler olarak tanımlayan usta, filmlerinde genellikle iktidarı ve iktidarın kötüye kullanımını anlatırken, buna ortak veya kurban insanların kaderini mükemmel karakterler ile betimledi. Oyuncuları ile çekimden haftalar önce bir araya gelip tüm senaryoyu bir kez oynayan Lumet, onlara tanıdığı özgürlük ile en iyi performansları almayı başardı. Sıradan ve abartısız oyunculukları severdi. Kendisi Oscar’ı alamadı fakat

YAŞAM ŞİFRESİ - SOURCE CODE

Tekrar Tekrar Yaşanan Son Sekiz Dakika

Yaşamın Şifresi” bir patlamadan önceki son 8 dakikaya tekrar tekrar dönerek, treni havaya uçuran bombacıyı yakalama emri almış Yüzbaşı Colter’un mücadelesini anlatırken gerilim, felsefe, kuantum fiziği, politika ve duygu arasında köprü kurmayı başarı ile gerçekleştiriyor.
 
Teröristin bulunması için aynı tren vagonuna, aynı zaman birimine geriye dönüşlerde aksamayan ve düşmeyen tempo kadar olayın kahramanı Colter’un, içinde bulunduğu durumu seyirci ile birlikte algılaması, her iki tarafı da bombacı kim sorusuna ortak yapıyor. Bu durumda karmaşık senaryoların olası mantık boşluklarını aramak yerine, öykünün içine girmek, kahraman ile özdeşleşmek, bombacının peşine düşmek seyirci de tatmin duygusunu arttırıyor. Senaryonun yaratıcılığı kadar kurgunun aksamadan yaptığı geçişler aksiyon ve gerilimi baştan sona canlı tutuyor. 

40 MUHTEŞEM FİLM POSTERİ


37- Gone With The Wind (1939)


Filmin Konusu:

Vivien Leigh tarafından canlandırılan, ateşli ve bencil tabiatlı yarı İrlandalı güneyli güzel Scarlett O'Hara, Leslie Howard'ın oynadığı centilmen Ashley Wilkes'i sevmektedir. Ashley de onu sever.

Clark Gable'ın incelikli ve doğal bir oyunculukla hayat verdiği, kendini beğenmiş, asi, fırsat düşkünü Rhett Butler da Scarlett'a âşıktır. Ashley, kibar kuzini Melanie (Olivia de Havilland) ile evlenir, çünkü Scarlet'ın tutkulu karakterine karşılık, Melanie ile ortak huzurlu, sakin karakterlerinin çok daha iyi bir evliliğe yol açacağını düşünmektedir.

Bu arada Rhett ve Scarlett ilk karşılaştıklarında aralarında bir elektriklenme olur ve bu Scarlett'ın ilk iki evliliği boyunca da sürer. Scarlett ve Rhett nihayet evlenirlerse de güzel kadın hâlâ sevdiği Ashley'in özlemini çekmektedir.

Bu trajik aşk dörtgeninin fonunda, kuzey-güney savaşı ve güneyin yeniden yapılandırılması, Atlanta'nın yanışı, yaralı güney eyaletleri federasyonu üyeleri ile dolu tarlalar da kullanılıyor. Titizlikle hazırlanmış sahneler, muhteşem gün batımı görüntüleri ve silüetler, görüntü kadar dramatik ve romantik müzik, trajik savaşı somut hale getirmek için kullanılan güney halk şarkıları, yoğun bir nostalji havası, nükteli diyaloglarla Rüzgar Gibi Geçti, sinema tarihinde bugüne kadar çekilmiş en büyük epik dramlardan biridir... Belki de en iyisidir...


Ve diğerleri...

DÜNYA SİNEMASININ EN İYİ 50 FİLMİ


Bir sinema tutkununa ‘en sevdiği filmin hangisi’ olduğu sorulmayacak, tek sorudur. Aklına bir anda düşen filmlerden hangisini daha çok sevdiğine karar veremez. Birini söylerken diğerine ihanet ediyormuş gibi hisseder. O zaman soru ‘en güzel veya en iyi film var mıdır ?  şeklinde değiştirilebilir.

Her film izleyicisi ile mahrem bir bağ kurar. Hissettirmek istedikleri ve hissettirdikleri, düşündürmek istedikleri ve düşündürdükleri, farklı, bir o kadar kişisel, iz düşümler içindedir. Yaşanmış olanlar, düşünülmüş olanlar, hissedilmiş olanlar hepsi bir anda saniyede 24 kare hızında akan resimlere bağlanır. Film bitiminde bazı filmleri alır birlikte çıkarsınız, bir kısmını orada salonda bırakırsınız. Bazılarını o gün, o gece, ertesi gün bir ertesi gün daha gözlerinizde, beyninizde taşır üzerinde düşünürsünüz. Üzerinizdeki duygu titreşimlerini sakinleştirdikten sonra ‘iyi filmmiş’ dersiniz. Bazen çok düşünmeden, duygular sizi terk etmeden kararınızı verir, bir sonraki filme bakarsınız. Nereden bakarsak bakalım verilecek karar kişisel bir seçimdir.

Bir kez daha seyrederken eski bir dost ile karşılaşmanın mutluluğunu duyduğum filmlere sıkı sıkı sarılırım. Onları bırakmam, onlarla tekrar buluşmaktan büyük keyif alırım, onları yaşamımdaki diğer dostlarımla, oğlumla tanıştırır, kaynaştırırım.

Dünya sinemasından en iyi 50 filmi düşünürken bunlar aklımdan geçti. En iyisi içimden geldiği gibi hepsini dökeyim dedim. Dünyanın çeşitli köşelerinden gelen dostlarımla tanıştırayım sizleri. Birden başlayarak bir sıralama yapmak adil olmayacaktı, onları alfabetik olarak dizdim.
  • AMELİE (2000-Fransa)-Jean Pierre Jeunet-Marc Carro
  • ANNEM HAKKINDA HER ŞEY (1999-İspanya)-Pedro Almadovar
  • ANDREİ RUBLEV (1966-Rusya)-Tarkovski
  • AMARCORD (1973-italya)-Federico Fellini
  • AŞK ZAMANI (2000-Honk Kong)- Wang Kar Wai
  • BARBARLARIN İSTİLASI (2003-Kanada)-Deny Arcand
  • BAŞKALARININ HAYATI (2006)-Florian Henckel von Deckenmarck
  • BİSİKLET HIRSIZLARI (1948-İtalya)-Victoria DeSica
  • BİR ERKEK VE BİR KADIN (1966-Fransa)-Claude Lelouche  
  • BURJUVAZİNİN GİZEMLİ ÇEKİCİLİĞİ (1972-Fransa)-Luis Bunuel
  • CENNET SİNEMASI (1988-İtalya)-Guiseppe Tornatore
  • DOGVİLLE (2000-Danimarka)-Lars Von Trier
  • ELVEDA LENİN (2003-Almanya)-Wolfgang Becker
  • DAS BOOT (1990-Almanya)-Wolfgang Peterson
  • DEHŞET YOLCULARI (1953-Fransa)- Henri George-Clouzot
  • DÖRT YÜZ DARBE (1959-Fransa)-François Truffaut
  • DUVARA KARŞI (2004-Almanya)- Fatih Akın
  • GEL VE GÖR (1985-Rusya)-Elem Klimov
  • GÜNDÜZ GÜZELİ (1967-Fransa)-Luis Bunuel
  • KAPLAN VE EJDERHA-(2000-Çin)-Ang Lee
  • KONUŞ ONUNLA (2002-ispanya)-Pedro Almadovar
  • HARD BOİLED (1992-Honk Kong)-John Woo
  • NEFES NEFESE (1960-Fransa)-Jean Luc Godard
  • METROPOLİS (1927-Almanya)-Fritz Lang
  • MÖSYÖ HULOT’NUN TATİLİ (1953-Fransa)-Jacques Tati
  • PAN’IN LABİRENTİ (2006-İspanya)-Guillermo Del Toro
  • PERSEPOLİS (2007-Fransa)- Vincent Parranaud
  • PERSONA (1966-İsveç)-İngmar Bergman
  • POTİEMKİN ZIRHLISI (1925-Rusya)-Sergey Eisenstein
  • PROTESTO (1995-Fransa)-Mathieu Kassovitz
  • RAN (1985-Japonya)-Akira Kurosava
  • RASHOMON (1950-Japonya)-Akira Kurosava
  • ROMA AÇIK ŞEHİR (1945-İtalya)-Roberto Rosselini
  • RUHLARIN KAÇIŞI(2001-Japonya)-Hayao Miyazaki
  • SEKİZ BUÇUK (1963-İtalya)-Federico Fellini
  • SUDAKİ BIÇAK (1962-Polonya)-Roman Polanski
  • SOLARİS (1972-Rusya)-Andrei Tarkovski
  • SIKI KONTROL EDİLEN TRENLER (1966-Çekoslovakya)- Jiri Menzel
  • SAMURAY (1960-Fransa)-Jean Pierre Melville
  • SAKLI (2005-Avusturya)-Michael Haneke
  • ŞARKÜTERİ (1991-Fransa)-Jean Pierre Jeunet-Marc Carro
  • TATLI HAYAT (1960-İtalya)-Federico Fellini
  • TANRI KENT (2002-Brezilya)-Roberto Mairelles
  • TRANSPOTTİNG (1996-İngiltere)-Danny Boyle
  • YAŞAM GÜZELDİR-(İtalya)-Roberto Benigni
  • ÜÇ RENK : MAVİ,BEYAZ,KIRMIZI ÜÇLEME (1993-94 Polonya)-Krzysztoph Kieslowski
  • VENEDİK’TE ÖLÜM (1971-İtalya)-Lucinho Visconti
  • YOL (1981-Türkiye)-Yılmaz Güney
  • YEDİ SAMURAY (1954-Japonya)-Akira Kurosava     
  • YEDİNCİ MÜHÜR (1957-İsveç)-İngmar Bergman
  • Z (1969-Fransa)-Costa Gavras
  • ZORBA-(1964-İngiltere/Yunanistan)-Mihalis Karoyannis

KAYBEDEN İSYANKARLAR KULÜBÜ

 
 
 
Bazı filmleri kategorize etmek zordur. Bu durumlarda seyirciyi yönlendirmek için “bu filmi sevdiyseniz, şunları da izleyin” gibi sıralamalar yapılır ve genellikle işe de yarar. Hayatın içinden dramatik ve gülünç olaylar arasında sallanıp duran, içten içe bir felsefeye tutunmak isteyen filmler vardır ve onları sadece bir türün ana başlığı altında sıralamak uygun düşmez .
 
Kaybedenler Kulübü” de rahatlıkla bu kategoride yer alabilecek bir film. Şöyle tanımlabilir, eğer Trainspotting, Bukowski’nin yaşamından kesitler sunan Barfly, Factotum veya efsanevi Dövüş Kulübü gibi filmlerden hoşlanıyorsanız veya Easy Rider’ın asi ruhunu taşıyorsanız, bu filmden kesin hoşlanırsınız.
 
Kısaca sisteme baş kaldıran, cüretkar, lafını esirgemeyen, cinselliği gizlemeyen filmler arasında üst sıralarda yerini alacaktır. Türk Sineması bu tür filmler için kurak bir arazi gibidir. Serdar Akar’ın “Gemide” veya “Laleli’de Bir Azize” filmleri aykırılar dağarcığının az sayıdaki iyi örneklerinden sayılır. 
Bir radyo kanalında filmle aynı adı taşıyan programda yaptıkları gece yarısı sohbetlerindeki, serbest çağrışımlar Kaan (Nejat İşler) ve Mete’yi (Yiğit Özşener) kısa sürede birer kült karaktere dönüştürür.

2OOO’Lİ YILLARIN EN İYİ OYUNCULARI

2OOO’Lİ YILLARIN EN İYİ OYUNCULARI


İlk on yılını bitirdiğimiz 2000’li yılların ara değerlendirmelerini en yetenekli, en dikkat çekici, performans grafiğini en yükseğe çıkaran oyuncular ile devam ettirmek istiyorum. Bunlar arasında iki binli yıllara girmeden kendisini tanıtan oyuncular da var. Onlar da başladıkları çıkışı istikrarlı bir şekilde yukarıya çeken ve iki binli yılların ilk on yılında yıldızlaşan isimler. Genelde iki binli yıllardan önce isimlerini, performanslarını bilmediğimiz oyunculardan oluşan bir liste olmasına dikkat ettim.

                JAVIER BARDEM

İspanya’nın bağrından kopup gelen bu olağanüstü oyuncu geçtiğimiz on yılın oyuncuları arasında en üst basamaklara tırmanmayı başardı.  2000’li yılları “Geceden Önce-Before Night Falls” de Kübalı şair ve yazar Reinaldo Arenas’ın yaşam mücadelesini canlandırarak açan Bardem , 2008’de “İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Man” de canlandırdığı tuhaf saç kesimli tetikçi Anton Chigurh rolüyle  en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ını kazandı.
En İyi 3 Performansı : 1. İçimdeki Deniz (Ramon Sampedro)- 2004 2. İhtiyarlara Yer Yok (Anton Chigurh)- 2007 3. Karanlıktan Önce (Reinaldo Arenas)- 2000.

           KEIRA KNIGTHLY

Zarif güzelliğini tamamlayan etkileyici oyunculuğu ile iki binli yılların parlak yıldızlarından oldu. 1985 doğumlu olan ve oyunculuğa sekiz yaşında başlayan Knigthly’in dikkat çektiği film 2002’de çevirdiği “Hayatımın Çalımı Beckham-Bend It Like Beckham”oldu. Futbolcu olmak isteyen Hintli kızın futbol oynayan kız arkadaşı olarak arkadan gelip rol çalan Knightly, o yıl Altın Küre’de en iyi film adayı olurken Londralı eleştirmenler tarafından yılın en iyi çıkış yapan oyuncusu seçildi. Arkasından gelen Karayip Korsanları’nın üç bölümü onu geniş kitlelere tanıttı. Jane Austin’ın ünlü romanı “Aşk ve Gurur-Love and Prejudice” un uyarlamasında canlandırdığı Elisabeth Bennet rolüyle yirmi yaşında Oscar’a aday gösterilen en genç

83. OSCAR ÖDÜLLERİ

  

İŞTE OSCAR KAZANANLAR:

En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper (The King's Speech)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth "The King's Speech''
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman "Black Swan"
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo (The Fighter)
En İyi Yabancı Film: In a Better World / Susanne Bier / Danimarka
En İyi Uyarlama Senaryo: The Social Network, Aaron Sorkin
En İyi Orijinal Senaryo: The King's Speech: David Seidler
En İyi Görüntü Yönetimi: Inception - Wally Pfister
En İyi Sanat Yönetmeni: Alice in Wonderland - Robert Stromberg, Karen O'Hara
En İyi Animasyon: Toy Story 3
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Lost Thing
En İyi Müzik: The Social Network, Trent Reznor ve Atticus Ross
En İyi Şarkı: Randy Newman, If I Rise - 127 Hours
En İyi Görsel Efekt: Inception, Paul Franklin, Chris Corbould, Andrew Lockley ve Peter Bebb
En İyi Kurgu: The Social Network Angus Wall ve Kirk Baxter
En İyi Ses Miksajı: Inception, Lora Hirschberg, Gary A. Rizzo ve Ed Novick
En İyi Ses Montajı: Inception, Richard King
En İyi Makyaj: The Wolfman, Rick Baker ve Dave Elsey
En İyi Kostüm: Alice in Wonderland, Colleen Atwood

DOĞANIN ORTASINDA SIKIŞIP KALMANIN ÇARESİZLİĞİ



 127 SAAT - 127 HOURS


YÖNETMEN : DANNY BOYLE
OYUNCULAR: JAMES FRANCO, KATE MARE, AMBER TAMBLYN
 
“127 Saat-127 Hours” koltuğa kurulup rahat izlenecek bir film değil. Kanyonda bir çatlakta kolu sıkışan genç adamın beş gün süren yaşam mücadelesini izlemek insanın içini acıtıyor. Bu yıl Rodrigo Cortes’in başarılı ile yönettiği“Toprak Altında-Buried” toprak altına canlı gömülmüş bir adamın doksan dakika süren çaresizce mücadelesini, nefesi daralarak izleyen seyirciye, “127 Saat” de benzer duyguları yaşatıyor. İzlenen öykünün gerçekten yaşanmış olduğunu bilmek kahraman Aron Ralston ve seyirci arasındaki empatiyi güçlendiriyor. Aron’un beş gün boyu kamerasına kaydettiği görüntüleri adeta bire bir çeken yönetmen Danny Boyle sıkışmış bir kolun acısını hissettirmeyi başarıyor. 

KEKEME KRALIN MÜCADELESİ

ZORAKİ KRAL-KING’S SPEECH


Yönetmen: Tom Hooper
Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter, Guy Pearce.

2011 Oscar adayları arasında gerçek yaşam öykülerinden ilham alan filmler çoğunlukta. “Zoraki Kral” da İngiliz Krallığının kekeme varisi Prens Albert’in(Colin Firth) tahta çıkış öyküsünü anlatıyor.

Ağabeyi Edward’ın(Guy Pearce) monarşinin tutucu kurallarına uymayan sevgilisi için krallıktan feragat etmesi ile, Albert tahta çıkmak mecburiyetinde kalır. En büyük sorunu olan kekemelikten, onca tedaviye rağmen kurtulamamaktadır. Kekeleyen, bir cümleyi tamamlayamayan bir kral halkına sesini nasıl duyuracaktır? Artık umutlarının azaldığı bir dönemde karısı Elisabeth’in (Helena Bonham Carter) bulduğu konuşma terapisti Lionel Logue (Geoffrey Rush), o zaman için alışılmadık yöntemler ile o'nun kekemeliğini tedavi etmeye çalışır.


SİNEMANIN EN GÜZEL AŞK FİLMLERİ

 

Aşksız hayat olamayacağı gibi aşksız bir sinema da düşünülemez. Aşk filmlerini veya içinde aşk olan filmleri, en iyi veya daha iyi diye sıralamak oldukça göreceli ve kişisel bir yaklaşım.

Bir "Love Story" bir "İnsanlar Yaşadıkça" veya "Öğleden Sonra Aşk" veya "Roma Tatili" gibi klasikleri ezip geçmek kabul edilemez. Diğer taraftan bu tür değerlendirmelerde hep aynı filmlerin olması, sinemanın dinamiklerine ters düştüğü gibi, bazı yeni tarihli kült veya baş yapıt mertebesine çıkabilecek filmlerin de fark edilmelerini engelliyor.

Bu durumda aşkın, farklı şekillerde yaşandığı, duyumsandığı daha yeni tarihli filmleri, klasikler ile sıralamak daha mantıklı olacaktı. Her biri farklı duyumsamalar bırakan, aşkların  yaşandığı filmleri  şöyle sıraladım : 


1.     PARLAK YILDIZ-BRIGHT STAR (2009)

İngiliz romantik şair "John Keats"  ile  "Fanny Brawne"  arasında 1800’lü yıllarda yaşanmış eşsiz bir aşkı anlatıyor. Tüm zamanların en romantik şairleri arasında gösterilen Keats’in dizeleri ve değişen mevsimlerin olağanüstü güzel görüntüleri arasında yaşanan aşk, sevgiliye hiçbir zaman tam olarak ulaşamama, kavuşamama, doyamama duygusu ile doludur. Yeni Zelanda asıllı kadın yönetmen "Jane Campion" çok sevdiği şiir sanatına yaptığı bu görkemli övgüde,   görüntü yönetmeni "Grieg Fraser’ın" her karesi yağlı boya tabloyu andıran muhteşem resimleri eşliğinde,  duygu sömürüsüne, hamasete sapmadan hüzün dolu bir aşkı anlatıyor. Sevgililerin dokunuşlarını seyirciye duyumsatıyor.          

2.AŞK ZAMANI-IN THE MOOD FOR LOVE (2000)

Won Kar- Wai adını geniş kitlelere tanıtan “Aşk Zamanı” 1962’de Honk Kong’da yaşanan imkansız bir aşkı anlatır.  Renk, dekor, kıyafet, müzik ve sıra dışı kadrajları yanında kadın başrol oyuncusu Maggie Cheung’un  unutulmaz zerafeti ile tüm zamanların en estetik aşk filmlerinden sayılmaktadır.

BOKS SADECE DÖVÜŞ DEĞİLDİR

DÖVÜŞÇÜ-THE FIGHTER

Yönetmen : David  O.Russell

Oyuncular: Mark Wahlberg, Christian Bale, Amy Adams, Melissa Leo.


Kızgın Boğa-Raging Bull" (boksör Jack La Motta'nın yaşamı), "Cinderella Man"(James Braddock'un yaşamı)," Ali "(Muhammed Ali), "Yukarda Biri-Somebody Up There Likes Me" (Rocky Graziano)  hepsi şampiyonluk yaşamış boksörlerin acı, yoksulluk, mücadele dolu gerçek yaşamlarını sunmuşlardı.

"Rocky"," Milyon Dolarlık Bebek-Million Dollar Baby", "BoksörThe Boxer" ise boksun düşsel kahramanlarını sokmuştu dünyamıza. Boksun ve boksörlerin farklı dünyası, tek başına bir kategori oluşturacak kadar çok sayıda filmle temsil ediliyor sinema dünyasında.

Dövüşçü-The Fighter” de İrlanda asıllı boksör Mike Ward’ın şampiyonluğu yakalama öyküsü anlatılıyor. Ailesi, yaşadığı Boston banliyösü Lowell, sevgilisi Charlene ile olan ilişkileri detaylı bir şekilde öyküye yerleştirilmiş.
 

AŞK İNSAN HAYALLERİNİ AŞAR


AŞK TESADÜFLERİ SEVER


Yönetmen : Ömer Faruk Sorak
Oyuncular : Mehmet Günsür, Belçim Bilgin, Ayda Aksel, Altan Erkekli,Yiğit Özşener.
Aşk insan hayallerinin sınırlarını aşar. Kimi, ne zaman, ne kadar seveceğini kim hayal edebilir ki ? O nerededir, acaba onunla yollar kesişecek midir ? Bu yüzden insanlar aşkın tesadüfleri sevdiğine inanır ve inanmak ta ister. Bu alt metine sıkı sıkıya sarılan bir film “Aşk Tesadüfleri Sever”. Deniz ve Özgür’ün doğumdan başlayarak yaşamları kesişmiştir. Her ikiside olgunlaşmayan çocukluk aşklarını 25 yıl sonraki karşılaşmalarında hatırlar.
 

BİR BALERİNİN KORKULARI

 

SİYAH KUĞU-BLACK SWAN


YÖNETMEN:DARREN ARONOFSKY
OYUNCULAR: NATALIE PORTMAN, MILA KUNIS, VINCENT CASSEL, BARBARA HERSHEY, WINONA RYDER
Nina Sayers (Natalie Portman) küçük yaşlardan itibaren, varoluşunu başarılı bir balerin olmak üzerine kurmuştur. Gerçek yaşamı, zevklerinden uzak, kendi evreni içine sığdırdığı kadarıyla paylaşmaktadır. Cinselliğini, bilinç dışı bastırılmış tüm duygularını dans ederek ördüğü duvarlar içine hapsetmiştir. Ayna karşısında saatlerce bedenini istediği figürleri yapan bir makineye; hayallerinin, hedeflerinin bir kölesi haline dönüştürmüştür. Bastırılmış duygularının uyandırılması benliğinde bilinç dışı bir kaosa yol açar. Kaotik bilincin yarattığı hayallere, sanrılara artık tek bir Nina  yetmez, onu parçalayıp, bölerler. Birlikte yaşamını paylaştığı ve sistemin koruyucusu anne de bir noktadan sonra  Nina üzerindeki hakimiyetini yitirir.

ÇAĞIN RUHUNU YAKALAYAN YÖNETMEN: DAVID FINCHER



Doksanlı yılların başlarından itibaren Kara Film “Film Noir” türüne getirdiği yenilikler ile önce küçük kitleler tarafından takdir edilen bir yönetmen oldu    David Fincher. O yıllarda “Ben Kwai Köprüsü gibi büyük işlerle uğraşamam, dip not olabilecek filmler yaparım” diyen Fincher zamanla bu “ ıvır zıvır” işlerle  özgün bir sinematografi yakaladı. Kendisini izleyen kitle büyüdü, zaman zaman orta akım sinemanın güvenli, barışık sularına doğru dümen kırması bile dozunda kaldı, hayal kırıklığı yaratmadı.

OSCAR’I BEKLERKEN


27 Şubat gecesi Kodak Theatre dağıtılacak 83.Oscar ödüllerinin adayları belli oldu. Her yıl adayların açıklanmasından sonra Oscar’ı Beklerken yazısını yazmaktan özel bir keyif alıyorum. Bana bir şekilde, geçmişte sadakatle yazdığımız bayram tebriklerini hatırlatıyor. 12 adaylık ile “King’s Speech-Zoraki Kral”, 10 adaylık ile “True Grit-İz Peşinde” en iddialı filmler.

“Zoraki Kral” akademinin hoşlandığı türden bir dönem filmi. İkinci Dünya Savaşı geliyorum dediği yıllarda, İngiltere tahtına çıkması gereken varis Prens Albert kekemeliği yüzünden zor durumdadır. Konuşma terapisti Lionel Logue’un sıra dışı yöntemleri ile bu özrünün üstesinden gelmeye çalışır. Hafif bir tebessüm ile seyredilen dramda, kekeme kral rolünde mükemmel bir oyunculuk sergileyen Colin Firth Oscar’a en yakın aday. Colin Firth, Geofrey Rush ve Helena Bonham Carter’ın sürüklediği film festivallerden bir çok ödül ile döndü. Oscar kazanması sürpriz olmayacak. 
Yılın en farklı filmi olan “Başlangıç-Inception” hak ettiği en iyi film ve özgün senaryo dalları olmak üzere 7 adaylık aldı fakat yönetmen Christophe Nolan garip bir şekilde aday gösterilmedi. Senaryonun kafa karıştırıcı yönü akademi üyelerinin çok hoşuna gitmedi anlaşılan.
Darren Aranofsky “Güreşçi” den sonra bu kez bir balerinin dramını “Siyah Kuğu-Black Swan” da psikolojik gerilimle anlatıyor. Filmi sarmalayan  “Kuğu Gölü Balesinin” eşsiz müziği, Nathalie Portman’ın mükemmel performansı,sanrılar ve tedirgin atmosfer, akılda kalan bir film ortaya koyuyor. Portman Altın Küre’den sonra en iyi kadın oyuncu ödülünün bir numaralı adayı.

AŞKIN YENİDEN UYANIŞI

BENİM ADIM AŞK- IO SONO L’AMORE
 

YÖNETMEN: LUCA GUADIGNINO
OYUNCULAR: TILDA SWINTON, FLAVIO PARENTI, EDOARDO GABRIELLINI.
‘Benim Adım Aşk-Io Sonore L'amore’ kısaca, bildik sularda bir aşk, iktidar çatışmasının farklı, şiirsel sinematografi ile tekrarı olarak tanımlanabilir. Melodramın aşk, ihanet, ölüm, yıkılan aile gibi klasik öğelerini bünyesinde harmanlarken, tek bir oyuncunun sıra dışı performansının, her şeyi ne kadar değiştirebileceği bir kez daha tekrarlanıyor. Bu oyuncu İngiliz asıllı Tilda Swinton. Rus asıllı Emma rolünde, ruhundaki değişimleri karşı koyulmaz bir vücut dili ile adeta kanaviçe gibi işliyor. Filmin odağında aristokrat yaşantının bir parçası olmuş Rus kökenli Emma Recchi var. Milano’nun köklü ailesi Recchi’lere, yıllar önce Rusya’dan gelin gelmiş olan Emma bir erkek ve kız çocuk doğurmuş zaman içinde ailenin en sevilen, akıllı, kültürlü fertlerinden birisi olmuştur. Aristokrasinin ağır, tumturaklı havasına alışmış yaşantısını ve ruhunu sistemin emrine teslim etmiştir.