yazarlar

FRANÇOIS TRUFFAUT 

TÜRLERİ PATLATAN YÖNETMEN 
 
 
"Her şeyden çok bir türün (örneğin detektif) türleri(komedi, dram, melodram, psikolojik, aşk, gerilim vs…) karıştırarak infilak etmesinin arayışı içindeyim. İnsanların filmin atmosferinin değişmesinden nefret ettiklerini biliyorum. Fakat içimde  türleri  harmanlamak  gibi karşı durulmaz  bir tutku  var ve ben  buna  karşı duramıyorum, bu yüzden  iyi  mi kötü mü  olacaklarını  bilmeden  onları birbirleriyle karıştırıp duruyorum".  
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                Truffaut türler içindeki sıçramalarını ‘kendilerinden çok şey öğrendiğim Hollywood B-sınıfı filmlerin hürmetkar pastişi diyebileceğim bir şey’ şeklinde tanımlar. Yirmi altı yaşında geçimsiz, kılı kırk yaran Fransa'nın en ciddi sinema dergisi olan Cahier Du Cinema'nın bir eleştirmeni olan Truffaut’ya hakarete varan eleştirilerinden dolayı 1958 de Cannes Film Festivali'ne katılması yasaklanır. Bir yıl sonra festivale yönetmen olarak geri döner.

DOİNEL FİLMLERİ

François Truffaut’nun 1959 da çevirdiği ilk uzun metrajlı filmi ‘400 Darbe-400 Coups’ ile Cannes Film Festival’inde Altın Palmiye ödülünü kazanırken uzun bir sinema serüveninin de kapılarını aralar Truffaut. Antoine Doinel adında 13 yaşındaki bir çocuğun okulu ve ebeveynleri tarafından dışlanmasını, onun kaçışlarını anlatırken yüzde acı bir tebessüm bırakır. Okul sıralarında öğretmenlerinin anlayışsızlığının kurbanı olan Doinel evde ise kendi havasında annesinin ve üvey babasının tepkileri ile karşılaşır. Kimse özel onunla olarak ilgilenmez, onu anlamaya çalışmaz daha 13 yaşında iken hiçbir bilimsel dayanak olmadan yakın çevresindekilerden eğitilemez damgası yer. Yok yere ıslahevine gönderilir. Gönderenlerin tek hedefi vardır : yaşadıklarından ders alarak iyi bir insan olması. Çocukların okul nefretini anlatırken onlar karşısında aşılmaz bir duvar gibi duran klasik eğitimi yerden yere vuran Truffaut diğer taraftan çalışan  ebeveynlerin çocuklarından erken uyumaları dışında başka bir istekleri olmadığını da iğneli bir dille gösterir. Doinel ise içindeki haşarı ve anarşist tepkileri, yüzündeki sevimli ifadeyi hiç kaybetmeden uygular. Otobiyografik esintiler taşıyan filmde örneğin Doinel’in en büyük tutkusu, çocuk yaşlardaki Truffaut’da olduğu gibi sinemadır.
Truffaut’nun fetiş oyuncusu Jean-Pierre Leaud ile yaptığı ilk film 400 Darbe olur. Leaud’nun canlandırdığı Doinel karakterinin duygusal ve entelektüel büyümesini, toplamda dört filmde anlatır.14 yaşında Dolois karakterine başlayan Leaud aralıklı olarak on iki yıl boyunca yapılan çekimler sonunda 26 yaşında bu karaktere veda eder. Doinel’in  yaşam öyküleri 1968 de çevirdiği ‘Baisers Volees-Çalınmış Buseler 1968’ filminin yarısına kadar kendi öz yaşamı ile yakın benzerlikler taşır. 6 Ocak 1932 de Paris doğar ve önce bir süt anneye teslim edilir daha sonra sekiz yaşına kadar yaşaması için büyük annesine gönderilir. Okul yaşamı 400 Darbe’deki Doinel ile büyük benzerlikler taşır , defalarca okuldan, on bir yaşında ise evden kaçar. Sığınaklarda uyur kapılardan  çaldığı pirinç tokmaklarını satarak karnını doyurur. Askerlik sırasında bir kaç kez de oradan kaçar sonunda kişilik uyumsuzluğu nedeniyle ordudan terhis edilir. Doinel da aynen alter ego’su Truffaut gibi ‘Çalınmış Buseler’in başında askerden terhis edilir ve Paris’te iş aramaya başlar. Askerden sıkça mektup yazdığı kız arkadaşı Christine (Claudia Jade) ve ailesinin yardımları ile bulduğu çeşitli küçük işlerde çalışır. Çocuksu , utangaç, edilgen bir tip olan Dolois en son bir özel detektiflik bürosunda iş bulur. Kadınlara yaklaşımı her türlü özgüvenden yoksundur. Pigalle mahallesinin fahişeleri,kendisinden uzun kadınlar,burjuvazinin kaprisli kızları hepsi onun keşfetmeye çalıştığı kadın dünyasının denekleridir. Kendisini baştan çıkaran yaşça büyük, çekici Fabienne genç adamın yaşamında bir milad olur. Finalde Christine ile evlenerek, her erkeğin burjuva bir kızla evlenme  düşünü gerçekleştirir. Duygusal komedi türüne yaklaşırken ironi duygusunun eksik olmadığı film Fransız Sinematiğinin babası olarak bilinen Henri Langlois’a adanmıştır. Sinematek hükümet tarafından kapatılmış ve Langois görevinden alınmıştır. Film de sinematek binasının kilitli kapısını gösteren sahne ile açılır film. Truffaut ve Godard tepkilerini Cannes’a kadar taşıyarak, işi 1968 de festivalin iptal edilmesine kadar vardırırlar sağlarlar.Doinel’in yaşamının üçüncü halkası ‘Aile Yuvası-Domicile Conjugale’(1973) olur. Bu kez yazar olarak çabalayan diğer taraftan evlilik yaşamına uyum sağlamaya çalışan;  çiçekçilik, fabrikada oyuncak gemileri havuzda yüzdürerek kontrol etme gibi farklı işlerde yaşamını kazanan Doinel vardır. Christine ise keman dersleri vermektedir. Evliliği ile hiçbir sorunu yok gözükmektedir. Yine de tanıştığı bir Japon güzelinin çekiciliğine kapılır ve kısa süreli ilişki yaşar. Çocuksu her şeyi denetlemekten uzak tavrı onu sonunu göremediği olaylara sürüklemektedir. Christine’i aynı anda anne, kız kardeş olarak görmek ister. Fakat o sadece bir eş olmayı istemektedir. Finalde Christine affeder ve tekrar birleşirler. Evliliğinin inişli çıkışlı grafiğini yakalayarak burjuvazinin standart ölçülerine kavuşurlar.Çiftin ayrılmasını ve Doinel’in yeni bir aşk için yanıp tutuşmasını anlattığı son bölüm ‘Kaçan Aşk-L’amour en Fuite’(1979) olur. Doinel bu kez geçmişiyle hesaplaşmak ister. Anne ve babasının kendisini yalnız bırakmalarını anlatan bir intikam öyküsünü kaleme alır.


İkinci filmi ‘Piyanisti Vurun’ (1960) David Goodis’in Down There adlı gangster romanından yola çıkar. Standart bir polisiye öyküden yola çıkarak farklı türlerin kaynaştığı hatta parodiye göz kırpan bir film çıkar ortaya. Charles Aznavour’un canlandırdığı bar piyanisti Charles Kohler’in yaşamla olan ilişkisini aşk, düşmanlık, kardeş sevgisi üzerinden anlatır. Romandaki karakterin aksine çekingen, içine kapanık ve kırılgandır. Baş karakterin kaderini Truffaut filmlerinin değişmez kuralı olarak bir kez daha bir kadın tayin eder.

TRUFFAUT VE GÜÇLÜ KADINLAR

Erkeklerin kaderi bir çok Truffaut filminde kadınların ellerindedir. Güçlü, özgür ruhlu kadınlar onların yaşamlarını kökten etkiler.Esasında Truffaut kadınların dünyasını erkek bakışı ile inceler. Her zaman ‘kadınlar büyülü müdür?’ sorusuna yanıt arar. Jules ve Jim, Evlenmekten Korkmuyorum-La Sirene du Missisipi, Siyah Gelinlik-La Mariee etait en noir 1967, Amerikan Gecesi-La Nuit Americaine güçlü kadınların ön planda olduğu filmlerdir. En popüler filmlerinden olan Jules ve Jim üçlü bir ilişki zincirini; Catherine (Jeanne Moreaux), Jules (Oscar Werner), Jim (Henri Serre)arasındaki dostluk ve  aşk ilişkisini anlatır.Her iki erkeği de özgür ruhu ve güçlü karakteri ile büyüleyen Catherine o yıllar için sık rastlanmayan bir kadın karakterini tanıtır. Kadının özgür iradesine erkeklerin tepkilerini , onu anlamaya çalışmalarını anlatır film. Catherine Deneuve ve Jean Paul Belmondo’nun baş rollerini oynadığı ‘Evlenmekten Korkmuyorum-La Sirene du Missisipi’ ise gizemli bir kadın ve varlıklı bir erkek arasındaki tutku dolu aşkı anlatır. Truffaut ilhamını Mavi Melek-Der Blaue Engel (Josef von Sternberg 1931), Nana(Renoir 1926), Şeytan Bir Kadındır(Devil is a Woman 1935) gibi geçmişin ünlü vamp kadın klasiklerinden alır. Catherine Deneuve gizemli yansımasıyla vamp kadın Marion’a olağanüstü bir ruh verir. Öyküde Marion (Deneuve) bir gemi yolculuğu esnasında tanıştığı bir kadını öldürür ve yerine geçer. Öldürülen kadın Reunion adlı adada yaşayan ve gazete ilanı ile tanıştığı varlıklı bir adam olan Louis(Belmondo) ile evlenmek için yola çıkmıştır. Hitchcockvari bir gerilim olarak başlayan öykü sonuçta Truffautvari  bir aşk ilişkisi ile biter.                      

‘Siyah Gelinlik-La Mariee etait en Noir’(1967) bir kadının intikam öyküsüdür. Jeanne Moreaux’nun canlandırdığı Julie kocasının ölümünden sorumlu olan beş adamı öldürerek intikamını alır . Moreaux’nun mekanik bir oyunculukla işlediği cinayetler filmin görsel yanını oluşturur. Diyaloglar ise işlenen cinayetlerden bağımsız bir şekilde ikili ilişkiler üzerine akar gider. Görsel yanı Amerikan diyalog yönü ise Fransız olan bir türsel deneme yapar Truffaut. Ana akım sinemada görsellik ve diyalog farklılığı kabul edilemez bir tutumdur.En sevilen ve yeni kuşaklar tarafından en fazla tanınan filmlerinden Son Metro’da yine Catherine Deneuve’ün canlandırdığı Marion Steiner güçlü ve tutkulu kadın karakterlerinden olur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman İşgali altındaki Paris’te yaşamını sürdürmeye çalışan bir tiyatronun öyküsünü Marion’u odak alarak anlatır.Yahudi asıllı yönetmen kocasını tiyatronun bodrum katında  saklarken yukarıdaki sahnede oynamayı sürdürür. Ve başka bir erkeğe olan aşkını da belli etmemeye çalışır. Deneuve yine çifte ruhlu bir kadına (bir kez daha Marion adıyla) hayat verir. Film arka planda savaş ortamını dar bir çerçevede fakat mükemmel yansıtır.Victor Hugo’nun kızının bir İngiliz teğmene olan karşılıksız aşkını anlattığı Adele H.’nun öyküsünde ise güçlü, kırılgan ve üzücü bir kadın kahraman vardır. İsabelle Adjani’nin soğuk güzelliğini ve tutkusunu birleştiren bu karakter kaybeden fakat yine de güçlü bir kadındır. Aşk ve tutkusu güçlü kadınların ayrılmaz bir parçasıdır filmlerinde. Onlar yine de özgür ve isyankar yönlerinden ödün vermezler.          

TRUFFAUT VE YENİ DALGA
Yeni Dalga Fransa’dan yola çıkarak Avrupa ve Amerika’yı etkisi altına alan entelektüel bir hareket olur. Sinemada bir gençlik hareketini betimleyen sözcük bir süre sonra tepkinin, isyanın ifadesine dönüşür. Fransa’da öncelikle Truffaut, Godard, Chabrol,Rohmer ve Rivette yapmış oldukları yüz kadar filmde ortak bir görüşü paylaşır ; film dünyayı keşfetmenin onu anlamanın, politikasını, psikolojisini geliştirmenin bir vasıtasıdır. Sinemayı temel olarak bilincin bir parçası olarak kabul eden duygu yükünü ulu orta yansıtmayan, yaşamı gerçek yaşam koşullarında göstermeyi deneyen, diyalogların sade fakat yaşayan olmasını temel kural alan bir akım olur Yeni Dalga. Godard’ın sıfır noktası olarak vurguladığı seyirciyi her türlü özdeşleşmeden uzak tutan ve sürekli zihinsel katılımını beklediği filmlerinin karşısında Truffaut asla duygudan yoksun kalmadı. Tutku ve duygu her filminde varlığını hissettirdi. 1959 yılında Cannes ‘da kazandığı ilk ödül onun bağımsız çalışabilmesi ve geleceği için önemli bir maddi kaynak oluşturur.  Hatta paranın bir bölümünü senaryosunu Jean Luc Godard ile birlikte yazdığı ve Godard’ın yönettiği ‘Au Bout du Souffle-Nefes Nefese’i bitirmek için harcar. Ve bu Yeni Dalga’nın en önemli filmine dönüşür.

TÜRSEL ARAYIŞLAR VE ANA AKIM
Truffaut’nun türsel arayışlarının olmadığı orta akım sinemaya yakın seyirci için en anlaşılır filmlerinden birisi 'Güneşte Bir Gece-La Nuit Americaine' olur. Truffaut kendisinin bizzat yönetmeni oynadığı filmde bir filmin çekimini anlatır. Sinema sanatına bir nevi saygı duruşu veya film çekiminden duyulan hazzın beyaz perdeye yansımasıdır. Oyuncu veya teknik ekipten olsun çenebaz, kaprisli, sorunlu, çocuksu oyuncu karakterlerin doldurduğu sinema setinden mükemmel kadrajlar sunan Truffaut adeta tüm Yeni Dalga yönetmenlerinin sorduğu film gerçek yaşamdan daha önemli midir ? sorusuna yanıt arar
Truffaut farklı türlerde yaptığı arayışlarını bilim kurgu da sürdürmüştür. Fahrenheit 451 kitapların yakıldığı fütüristik bir dünyayı anlatır. Bradbury’nin bir romanını uyarlayan yönetmen asla 2001 veya Blade Runner türü mekanların ve tasarımların etkilediği bir dünya yaratmaz. Onun derdi yine insandır, kitap okuma tutkusu ile dolu, onları yakılmalarından sonra ezberleyerek yaşatmaya çalışan bir toplumu yansıtır. Oscar Werner ve Julie Christie’nin baş rolleri paylaştığı film çok ilgi görmez genelde sıkıcı bulunur. Truffaut bile filmi bölüm bölüm başarılı bütün olarak ise sıkıcı bulduğunu söyler. Komediler en başarılı olduğu türlerden birisi olur. Kadınları Seven Adam ,Benim Gibi Güzel Bir Kız, Neşeli Pazar ölüm ve mizahı bir arada anlatan belki Hitchkock’un çekebileceği türde kara mizahın ön planda olduğu komedilerdir.Bu filmlerde öldüren kadın karakterler, kadınlar için yanıp tutuşan erkekler gerilim ve parodiyi iç içe geçirirler.En ayrıksı filmlerinden olan Vahşi Çocuk’ta yabanda bulunan bir çocuğun eğitilmesini yarı belgesel bir tarzda anlatır.Gerçek bir olaydan yola çıkan Truffaut’nun çocuk karakteri bu kez çok şeyden hatta dilden bile yoksundur.

Truffaut her zaman yaratıcı ve denemeci oldu. Her zaman  türleri sevdi, onların gerçeklerini yansıtmaya çalıştı. Renoir’dan güncel yaşamın görselliğini, Hitchcock’tan öykü anlatmanın gücünü ödünç alarak kendi sinema dilini yarattı. Yol arkadaşı Godard gibi Hollywood ile mücadele adına biçemin içerik olduğu yaz bozlardan uzak durarak anlaşılır olayı seçti.           
       

FİLMOGRAFİSİ

Une Visite-Bir Ziyaret 1955
Les Mistons 1957
Une Histoire D’Eau- Bir Su Hikayesi 1958
400 Coups-400 Darbe  1959
Tirer Sur Le Pianiste-Piyanisti Vurun 1960
Jules et Jim-Jules et Jim 1961
Antoine et Colette 1962
La Peau Douce-Yumuşak Ten 1964
Fahrenheit 451-Değişen Dünyanın İnsanları 1966
La Mariee etait en Noir-Siyah Gelinlik 1967
Baisers Volees-Çalınmış Buseler 1968
La Sirene du Missisipi-Evlenmekten Korkmuyorum 1969
L’enfant Sauvage-Vahşi Çocuk 1969
Domicile Conjugale-Aile Yuvası 1970
Les Deux Anglaises et Le Continent 1971
Une Belle Fille comme Moi-Benim Gibi Güzel Bir Kız 1972
La Nuit Americaine-Güneşte Bir Gece 1973
L’Histoire Adele H-Adele H’nın Öyküsü 1975
L’argent de Poche- Cep Harçlığı 1976
L’Homme qui aimait les Femmes –Kadınları Seven Adam 1977
La Chambre Verte-Yeşil Oda 1978
L’amour en Fuite-Kaçan Aşk 1979
Le Dernier Metro-Son Metro 1980
La femme d’a Cote-Komşu Kadın 1981
Vivement les Dimanches-Neşeli Pazar 1983
   

THE SOCIAL NETWORK

SOSYAL AĞ


500 MİLYON KİŞİNİN ORTASINDA YAPAYALNIZ


YÖNETMEN: DAVID FINCHER
SENARYO: AORON SORKIN
OYUNCULAR: JESSE EISENBERG, JUSTIN TIMBERLAKE, ANDREW GARFIELD


‘Seven-Yedi’, ‘Fight Club-Dövüş Kulübü’, ’Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi’ ile son on yılın en iyi yönetmenleri arasına giren David Fincher ‘Social Network-Sosyal Ağ’ ile bu kez Facebook’un kuruluşunu ve nezdinde yaratıcısı David Zuckenberg’in öyküsünü anlatıyor.
 " HÜR ADAM "

Gişe rekorları kıran “Minyeli Abdullah”la bir döneme damgasını vuran yapımcı ve yönetmen Mehmet Tanrısever, 20 yıl aradan sonra yine çok konuşulacak bir filmle Türk sinemasına dönüş yapıyor. Mehmet Tanrısever bu kez Said Nursi’nin hayatını ele alan “Hür Adam” filmiyle hem yapımcı hem yönetmen hem de senarist olarak seyircinin karşısına çıkacak.
Senaryosunu Ahmet Çetin, Mehmet Uyar ve Mehmet Tanrısever’in kaleme aldığı “Hür Adam” filminde Said Nursi’yi Mürşit Ağa Bağ canlandırıyor.
Çekimleri, Isparta'nın Eğirdir İlçesi´ne bağlı Barla Beldesi,  Safranbolu ve İstanbul’da gerçekleştirilen Said Nursi’nin hayatını anlatan “Hür Adam” filminde 70 kişilik bir teknik ekip ve 1000 kişinin üzerinde figüran ekibi yer aldı.



Projenin 1 yıl süresince devam eden hazırlık aşaması sonucunda filmin çekimleri 8 haftalık süre içerisinde tamamlandı. Yapımını Feza Film’in, dağıtımını Özen Film’in üstlendiği “Hür Adam” filmi 07 Ocak 2011’de vizyona giriyor.

ARAMIZDAN AYRILAN ÜÇ USTA: CHABROL, CORNEAU, PENN

         Son bir ay içinde üç usta yönetmen yaşamdan uçup gitti. İki Fransız "Claude Chabrol, Alain Corneau ve bir Amerikalı Arthur Penn" Popüler sinemanın taleplerini çok dikkate almadan sevdikleri sinemayı özgün bir anlatımla sundular. Sinemayı bir sanat olarak yorumlayan ‘Auteur’ sinemasının ustaları olmayı başardılar.

Claude Chabrol aynen François Truffaut, Jean Luc Godard, Eric Rohmer ile Cahiers du Cinema dergisinin yazarlığından yönetmenliğe geçerek sinema dünyasını sarsan Fransız Yeni Dalga akımının öncüleri arasında yer aldı.
Biutiful

Barcelona’da geçen hikâyede, Javier Bardem, Uxbal adında kanuna aykırı işleri yüzünden başı polisle derde giren bir adamı canlandırıyor. Biutiful, zorunlu olarak yaptığı yasadışı işlerle para kazanmaya çalışan sorunlu ama sadık ve duyarlı bir babanın hikâyesi.

"ANNEMİ ÖLDÜRDÜM" ve "PARİS'TE SON KONSER"

FESTİVALLERİN GÖZBEBEĞİ İKİ FİLM: ‘ANNEMİ ÖLDÜRDÜM’ ve ‘PARİS’TE SON KONSER

 



2009’un üzerinde en fazla konuşulan filmlerinden birisi ‘Annemi Öldürdüm’ oldu. Katıldığı festivallerde tam tamına 22 ödül kazanmış, adı gibi aykırı, sıra dışı bir film. Özellikle her seyircinin zevkine hitap edebilecek orta akım bir sinema örneği değil.

Fransız Yeni Dalgası’nın, yetmişli yılların New York kökenli yeraltı sinemasının etkilerini taşıyan sinematografik anlatım baştan sona hissediliyor. Sabit bir kamera önünde yapılan gündelik konuşmalar, tartışmalar, yemek muhabbeti, kadran içine aniden giren insanlar popüler sinema estetiğini zorluyor. Yönetmenin üslup sevdasının yer yer anlatımın önüne geçtiği hissediliyor.

EJDERHA DÖVMELİ KIZ - THE GIRL WITH DRAGON TATOU

   GERİLİM TÜRÜNE YENİ BİR SOLUK

Çok satan romanların sinema uyarlaması çoğunlukla hayal kırıklığı yaratır. Okuyucu filmin yarattığı dünyayı hayallerine bir müdahale olarak algılar ve beğenmez. Stieg Larsson’un yazdığı Milennium üçlemesinin ilki olan ‘Ejderha Dövmeli Kız’ ise uyarlama konusunda başarılı bir örnek.

YÖNETMEN: NIELS ARDEN OPLEV
OYUNCULAR: MIKAEL BLOMKVIST, NOOMI RAPACE

Polisiye ve gerilim türünün başarısını etkileyen, olay örgüsünün gizemi, karakterler ve atmosfer “Ejderha Dövmeli Kız”da fazlasıyla mevcut

PERSEUS TANRILARA İSYAN EDİYOR


CLASH OF THE TITANS


YÖNETMEN: LOUIS LETERRIER
OYUNCULAR: SAM WORTHINGTON, LIAM NEESON, RALPH FIENNES, GEMMA ARTERTON.


Yunan mitolojisi her zaman aksiyon filmlerinin ve konsol oyunlarının favori teması oldu. Öykü Zeus’un (Liam Neeson) Girit Kraliçesi Danae’yi kocası Kral Acrius şekline dönüşerek, onu elde edip hamile bırakmasıyla başlıyor. Acrius durumu fark edince hamile karısını bir tabuta koyar ve denize atar. Tabutu bulan bir balıkçı ve karısı doğan çocuğu kurtarır ve onu yanlarına alıp çocukları gibi büyütür. Perseus adını verdikleri çocuk büyüdükten sonra Argos kentine gider ve Zeus’un kentin gazabına uğradığını öğrenir. Zeus hamile karısını bir tabuta koyan Kral Acrius’u Calibos adı verilen bir yaratığa dönüştürerek cezalandırmış, halkı ise sefalet içinde yaşamaya mahkum etmiştir. Halk Tanrılara isyan etmiştir. Yer altı dünyasının Tanrısı Hedes (Ralph Fiennes) ise Prenses Andromeda’nın deniz altı yaratığı Kranken’e kurban edilmesini istemektedir. Aksi halde şehri yerle bir edecektir. Perseus liderleri Drako olan şehrin savaşçılarına katılarak Kraken’i öldürüp Andromeda’yı kurtarmaya gider. Hedes tüm ucube yaratıklarını savaşçıların üzerine gönderir.

Fransız Yönetmen Louis Leterrier aksiyon yeteneğini kanıtladığı ‘Taşıyıcı 2-Transporter 2’, ‘İnanılmaz Hulk-İncredible Hulk’ gibi filmlerden sonra kariyerinin en pahalı yapımında sadece bilgisayar efektlerine yaslanmamış, makyaj trüklerini, protezleri ve animatronikleri de önemli oranda devreye sokmuş. 1981 yılında yapılmış ilk Titanların Savaşı’nı çocuk yaşlarda seyredip hayran kalmış olan Leterrier, orijinal senaryodan bir çok değişiklik yapmış. Örneğin Perseus’u yarı Tanrı yarı insan bir kahraman olmaktan hoşnut olmayan ve sıradan bir insan olarak kalmayı tercih eden bir karaktere dönüştürmüş. Fransız yönetmen oyuncu kadrosunun büyük bölümünü Avrupalı oyunculardan kurmuş. Görkemli Hollywood yapımından çok, pahalı bir Avrupa filmi havası hakim. Sam Worthington kahraman rollerine artık iyice ısındı. Karakterlerine dürüst ve sağlam bir ruh vermeyi başarıyor.Yaratılan fantastik karakterler içinde en fazla ağaç kabuğundan zırh taşıyan çöl insanları ve CGI yardımıyla yaratılan Medusa dikkat çekiyor. 

Mitolojik öyküler tarihi bir kaynaktan geldikleri için midir bilinmez, seyirci için oldukça etkileyici oluyor. Meraklılarını çok tatmin etmese de vasatın üzerinde bir mitolojik aksiyon. DVD’de  ek olarak röportajlar ve fragman mevcut.             


ALICE IN WONDERLAND
ALICE  ARTIK GERÇEKLER DİYARINDA



YÖNETMEN:TİM BURTON
OYUNCULAR: MİA VASİKOWSKA, JOHNNY DEEP, HELENA BONHAM CARTER
Lewis Caroll’un yazdığı ‘Alis Harikalar Diyarında’ son yüz elli yıl içersinde popüler kültürün en fazla başvurduğu referans eserlerin başında gelir. Bir çocuk masalından yola çıkılarak gerçekliğin, aklın, halüsinasyonun, deliliğin sınırlarını zorlayan bir öte dünyanın anlatımı, sayısız eserin alt metnini oluşturur. Hatta uyuşturucu ile kendinden geçilen bir dünyanın , bilinçdışı betimlemesi olarak da yorumlandığı oldu. Tim Burton artık 19 yaşına gelmiş Alis’i yeniden Harikalar Diyarı’na sokuyor. Tek farkla bu kez Harikalar Diyarı yerini Yeraltı Dünyası ile değiştirmiş. Geçmişinde yaptığı seyahati hiç anımsamayan artık 19 yaşındaki Alis bir  kez daha tavşan deliğinden geçerek yer altında eski dostları ile buluşuyor. Senarist Linda Woolverton ‘yarı çocuk yarı kadın’ bir Alis yaratarak öyküyü yetişkinler dünyasına açıyor.
   
Dönem eski kafalı, şekilci insanların kol gezdiği Viktorya dönemidir. Çok sevdiği babasının ölümünden sonra annesi ile katıldığı bir bahçe partisinde kendini beğenmiş, itici görünümlü aristokrat Hamish kendisine evlilik teklif eder. Hayalleri ve gerçek dünya arasında bir köprü kurmayı başaramamış olan Alis o an gördüğü beyaz yelekli ve cep saatli beyaz bir tavşanın peşinden koşturarak onun girdiği delikten yuvarlanarak yer altı dünyasına gider. Küçük bir kızken girdiği bu dünyada artık hatırlamadığı eski dostları Tırtıl Absolem, Çılgın Şapkacı, ikizler Tweedledee ve Tweedledum, Cheshire Kedisi kendisini karşılar. Önce kendini tuhaf ve yabancı hissetse de zamanla alışır. Yer altı dünyasının zalim Kırmızı Kraliçesi Iracebeth halkını korkuyla yönetmektedir, en iyi bildiği yönetim şekli ise kafa uçurmaktır. Kız kardeşi ve düşmanı olan Beyaz kraliçe Mirana Alis’i koruması altına alır. Onun da ilk bakışta anlaşılamayan karanlık bir yönü vardır.

Tim Burton’ın karanlık atmosfer tutkunu bir yönetmen olduğunu biliyoruz. Batman veya Charlie’nin Çikolata Fabrikası onun için fark etmiyor, o sevdiği gotik mekanları ve ucube karakterleri bir şekilde öyküsüne monte etmeyi başarıyor. Bu kez Alis’in orijinal öyküsünden biraz farklı davranarak karakterlere daha fazla bir içerik kazandırmış. Eserdeki bir çok karakteri elemiş, kelime oyunlu konuşmalara yer vermemiş. Öyküye önemli katkısı olmayan bir çok karakterin, resmi geçidi olacak bir sirk atmosferinden uzak duruyor. Bu durum eserin sadık hayranlarını oldukça kızdırdı. Onlar Burton’ın öykünün ruhunu boşalttığını, sadece bilgisayar görselliğinde bir film kotardığını iddia ediyorlar. Çok da haksız değiller. Bilgisayar efektleri Burton standartlarının üstünde. Her şeye rağmen karşımızda bir Burton filmi var sadece Johnny Deep’in Çılgın Şapkacı karakterine verdiği ruh için bile izlenmeye değer. Artık büyüyen Alis babasının işlerini üstlenerek gerçekler dünyasına da adım atmış oluyor. Modern zamanlarda rüyalar karın doyurmuyor. DVD de ekstra olarak yapım belgeselleri mevcut. 

 GOMORRA 

 

MAFYANIN ACIMASIZ DÜNYASI
 

 
Yönetmen: Matteo Garrone
Oyuncular: Toni Servillo, inafelice İmparato, Mario Nazionale.

Mafyanın gerçek yüzünü makyajsız , öykünecek bir kahraman olmadan sunuyor film Gomorra. Sert, belgesel kadar gerçek ve tedirgin edici. Beş yaşam öyküsünün aracılığı ile Napoli mafyasının acımasız dünyasına giriyor seyirci. Roberto Saviona’nın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Gomorra ‘da kişisel öykülerin hepsi gerçek yaşamlardan yola çıkıyor. Bu  işe bulaşan insanlarla yapılan konuşmalar, günlük olayların perde arkasının izlenmesi sonucu ortaya çıkan gerçekler, birer karaktere dönüştürülmüş.  DVD’ de ek olarak sunulan yazar Saviona ile yapılan söyleşi bir çok ayrıntının daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Her şeyin ne kadar iyi işleyen bir sistemin ürünü olduğunu, şaşkınlıkla izliyor insan.
İtalya’nın Napoli ve Caserta bölgelerinda faaliyet gösteren en üstteki kartel olan Camorra  buralarda uluslararası ağın devamı olarak tüm uyuşturucu trafiğini yönetir. İlk bölümde küçük çocukların   torbacı olarak nasıl batağa sürüklendikleri, uyuşturucunun sokak aralarında nasıl satıldığına tanık oluyoruz. Secondigliano karteli Napoli’de kokain pazarına hakim ve uluslar arası yaygınlıkta tekstil sektörüne yatırım yapıyor. Zehirli atıkları köylülerden kiraladıkları tarlalara gömen Franco, yetenekli bir terzi olmasına karşın patronunun iş birliği nedeniyle Mafya için çalışan  Pasquale, Scarface‘in Tony Montana’sına   öykünen iki genç yetme Ciro ve Marco, mafya para dağıtıcısı Don Ciro kişisel öykülerin kahramanları. Hepsi gerçek karakterler. İkinci bölümde ise  kartel  içinde ortaya çıkan ayrılığın nasıl şiddetli bir kan davasına dönüştüğüne tanıklık ediyor seyirci. Gençler paradan daha çok ‘ağır abi’ olmanın getirdiği karizmadan etkileniyor ve bu pis dünyaya giriyor. 2008 Cannes Jüri Büyük Ödülü yanında Avrupa festivallerinde toplam 16 ödül kazanan film Matteo Garrone’nin başarılı yönetimi sonucu gerçek/kurgu arasındaki ince hatta düşmeden ilerliyor. Vermek istediği gerçeklik duygusunu kusursuz yansıtıyor, oyuncu ve mekan seçimleri mükemmel. İnsanların sinek kadar değeri olmadığı bu acımasız dünyada olanları izlemek tüyler ürpertiyor. Filmin sistemin arka perdesini aralayarak ipler kimlerin elinde sorusuna yanıt verme gibi bir çabası yok yüzeydekiler, tetikçiler, torbacılar, iş adamı olarak geçinenler deşifre ediliyor. Alt ve üst arasındaki ilişki bıçak gibi kesilmiş, hiçbir ip ucu verilmiyor. DVD de ek olarak kamera arkası, yazar Saviona ile yapılan röportaj yer alıyor. Saviona yanı başında geçen olayların iç yüzünü aile ve şahıs isimleri vererek cesurca açıklıyor. Bu yüzden İtalya’da adeta bir kahraman olarak görülüyor.

SONBAHAR 

 

YÖNETMEN: ÖZCAN ALPER
OYUNCULAR: ONUR SAYLAK, SERKAN KESKİN, MEGİ KOBOLADZE.

Son yıllarda çevrilmiş olan en iyi Türk filmlerinden olan Sonbahar gişede aynı başarıyı yakalayamadı. Yalnızlığı, sessizliği Doğu Karadeniz’in doğasının gri ve yeşil tonlarıyla birleştiren pastoral bir film. Genç yönetmen Özcan Alper iyi bildiği bir doğayı öyküsüne adeta bir karakter gibi yerleştiriyor. Seksen darbesinin mağdurlarından Yusuf on yıllık hapishane yaşamından sonra aile evine döner. Doğu Karadeniz’in dağ köyündeki evde kendisini bir tek annesi beklemektedir. Hapishanede katıldığı ölüm orucu, bozuk olan sağlığını daha fazla zedelemiştir, akciğerleri iflasın eşiğindedir. Bu yüzden erken tahliye edilir. Koptuğu bir çevreye geri dönmek onun için bir mutluluk ifade etmez aksine içinde olduğu boşluğu daha büyütür. Zaten  geçmişin kabusları onu gece gündüz rahat bırakmamaktadır. Çocukluk arkadaşı Mikail ilişki kurabildiği tek kişidir. O ise bir türlü çıkamadığı köyde, başka bir hapislik yaşam sürmektedir. Onunla gittiği meyhanede konsomatrislik yaparak hayatını kazanmaya çalışan Gürcü kızı Eka ile tanışır. Onunla bir şeyler paylaşmak ister. Yaşamın boşluğunda dönen iki insanın birlikteliği umutsuzluğu yenebilecek midir ?
Genç oyuncu Onur Saylak olağan üstü bir yalnızlık portresi çiziyor. Abartısız ve minimal oyunculuğu etkileyici . Lazca konuşan anne ve Serkan Keskin Mikail rollerinde mükemmeller.
DVD ekinde Antalya Altın Portakal Festival’inde oyuncu ve yönetmen ile yapılan söyleşi yer alıyor. 

 KÖRLÜK – BLINDNESS   

 

KÖRLEŞEN İNSANLARIN DÜNYASI

YÖNETMEN: FERNANDO MEİRELLES
OYUNCULAR: JULİANNE MOORE, MARK RUFFALO, DANNY GLOVER, GAEL GARCİA BERNAL


Yaşayan en önemli yazarlardan 1998 Nobel Ödülü sahibi Portekizli Jose Saramago ‘ insanlar bakıyor fakat görmüyorlar, bence hep kördüler’ diyor. Onun en önemli romanlarından olan Körlük  insanların bilinmeyen bir epidemi sonrası körleşmesini anlatır. Körlüğe neden olan herhangi bir patolojik bulgu saptanmadan tüm dünya yavaş yavaş görmemeye başlar. Bir nevi insanlığın sonu gibidir her şey. Kaos, kargaşa, şiddet, açlık tüm dünyanın yeni hakimi olur. Sadece bir göz doktorunun eşi salgından etkilenmez, görmeye devam eder ve bir grup insanı lideri olur. İnsanlar eski bir tımarhanenin koğuşlarında karantinaya alınır. Karantinaya insanlar aktıkça zamanla bir hapishaneye dönüşür. Silahlı nöbetçiler emirlere uymayanları vurmaya başlar. İnsanlar göremez fakat ruhlarının adlandırılmamış parçaları yaşamlarını etkilemeyi sürdürür. Kötüler kötülüklerini sistemin bir parçasına dönüştürür. İçerde kurulan çeteler yiyecek trafiğini ele geçirerek insanlara her istediğini yaptırmaya başlar. Önce para ve mücevherat onlar tükenince kadınlar karşılığı yiyecek vermeye başlarlar.  İnsanoğlunun sınırda yaşam koşullarında ortaya çıkan vahşi kimliği kötülük ile örtüşmeye başlar. Önce piramidin tepesindeki değerler kaybedilmeye başlanır, sırasıyla tabana doğru hızlı bir düşüş başlar. Ahlak, dürüstlük, tolerans kaybolmaya başlar.
 ‘Tanrı Kent’ de sinema ve gerçek arasında kurduğu çarpıcı ilişki ile takdir toplayan Brezilya asıllı yönetmen Fernando Meirelles daha sonra ‘Arka Bahçe’ ile hafiften Hollywood dümen suyuna meyletti. Bu kez distopik, klostrofobik bir dünyayı görselleştirmiş. İnsanların siyah değil beyaz gördükleri körlükte, Meirelles insanoğlu için finalde ufak ta olsa bir umut vaat ediyor. Yine de ‘körleşerek yer yüzündeki pisliği görmemek daha mı iyi mi ?’  sorusunun yanıtını da açık bırakıyor. Karanlık  atmosfer ve yabancılaşma duygusunu başarı ile  yaratıyor. Körleşen insanların adları yok. ‘Birinci Kör Adam’, ‘Göz Doktoru’, ‘Göz Doktorunun Karısı’ şeklinde sıralanan karakterler öykünün yer bildirmeyen evrenselliğini destekliyor. Grup içinde çeşitli etnik kökenlerden insanların olması öyküyü daha çok Amerika merkezli bir coğrafyaya çekiyor. Julienne Moore ve Garcia Bernal başarılı oyunculukları ile öne çıkıyor.
DVD de kamera arkası ve çekim sürecini detaylı olarak gösteren ekstra mevcut. İlginç mesajı ile görülmesi gereken bir film.

Nuri Bilge Ceylan Sineması 

 

Nuri Bilge Ceylan  son on yıl içinde Türk Sinemasının adını uluslararası festivallerde kazandığı ödüllerle en fazla duyuran  sinema adamı oldu . Boğaziçi Üniversitesinde elekrik mühendisliği eğitimi sırasında fotoğrafçılığa merak sarması, onun sinema geleceğinin köklerini hazırlar. Buradaki eğitimini bitirdikten sonra askerliğini yapar ve Mimar Sinan Üniversitesi'nde sinema derslerine girmeye başlar. Ayrıca profesyonelce fotoğrafcılık ile de uğraşır. 1993'de ilk kısa filmi Koza'yı çevirmeye başlar. Koza 1995 yılında Cannes Film Festivali kısa film yarışma bölümüne kabul edilir.


Nuri Bilge Ceylan’ın kasabasını anlattığı ve Tarkovsky esintileri taşıyan Kasaba (1997) ile uluslararası festivallerde ilk önemli ödüllerini kazanır. İlk gösterim 1998 Berlin Film Festivali'nde gerçekleşir ve burada Caligari Ödülü kazanır. 1970 yıllarının tipik bir Anadolu kasabasını uzun sekanslar ile anlatan Ceylan burada sıkışmış küçük yaşamları olduğu gibi, törpülenmemiş bir doğallık içinde yansıtır. Üç jenerasyon aile bireylerinin kendi aralarındaki ilişkileri, çekişmeleri 11 yaşındaki kız çocuğunun gözünden anlatılır. Aynı zamanda görüntü yönetmeni de olan Ceylan, siyah beyaz kareleri ile insan ve doğayı şiirsel bir dille birleştirir. Dört mevsimin arka fonu oluşturduğu doğal platolarda kah kar içinde kayıp düşen çocuklar, kah göç eden karanlık bulutlar, kah rüzgarın okşadığı mısır tarlaları serilir gözlerimizin önüne. Kendi doğduğu kasabada çevirdiği filmde annesi ve babası da önemli roller paylaşır.


Mayıs Sıkıntısı (1999) NBC’ın 1999'da gösterime giren iç ve dış festivallerde ödüllere boğulan ikinci filmi olur. Çanakkale’nin Yenice kasabasına elinde kamera, kafasında film çekme isteği olan Muzaffer’in gelişi yerel halkı önce tedirgin eder. İlk filminde olduğu gibi yerel insanlar ile çalışan Ceylan, bir kez daha yaşamın normal akışını resmeder. Meşe ağaçlarını orman idaresine kaptırmak istemeyen baba, üniversite sınavından eli boş dönmüş akraba, hepimizin annesi gibi bir anne, cebinde kırk gün yumurtayı kırmadan taşıyarak istediği müzikli saate kavuşmanın hayalini kuran küçük yeğen  hepsi yanı başımızda yaşayan karakterlerdir. Sımsıcak, sevgi dolu ilişkiler mükemmel doğa görüntüleri ile içi içedir. Her şey doğal akışında, sıcak ve sürprizlere kapalıdır. Mayıs Sıkıntısı uluslararası festivallerde yirminin üzerinde ödül kazanır.


Uzak (2002) insan ruhunun kendisinden ne kadar uzaklara düşebileceğini görüntülerin ve sessizliğin gücüyle vurgulayan NBC‘ın sinema anlayışını mükemmel yansıtan bir film oldu. Gemilerde iş bulma ümidiyle doğduğu, büyüdüğü toprakları terk edip İstanbul’da yaşayan kuzeni Mahmud’un yanına gelen Yusuf, onun evine bir süreliğine yerleşir. Yusuf’un iş bulması geciktikçe evdeki mevcudiyeti Mahmud’u rahatsız etmeye, adeta batmaya başlar. Kendi dünyasının içine çekilmiş, büyük kentte düşleri gerçekleştirememiş olmanın ezikliğini yaşayan Mahmut yalnızlığı yaşamının bir parçası haline dönüştürmüştür. Profesyonel fotoğrafçı olarak olmak istediği noktanın uzağında ıvır zıvır çekimler ile yaşamını kazanmaktadır. Kadınlar ile ilişkisi de sorunludur, sevgilisi kendisini terk etmiş, porno filmler seyrederek veya tek gecelik ilişkiler ile cinsel açlığını tatmin etmektedir. Mahmut köyden yeni gelmiş İstanbul’un yolunu yordamını bilmeyen bu gencin atılganlığından kendine zıt düşen dinamizminden hoşlanmamaktadır. Kendisi ne köylü kalmış ne de kent soylu olabilmiştir, kah porno, kah Tarkovski seyreden entel köylü konumunda arada sıkışmış bir bireydir. İnsanoğlunun kendisinden, kökünden ne kadar uzağa düşüp anlamsız bir bireyselliğe bürünebileceğini çarpıcı görüntüler eşliğinde, müziksiz bir sinema diliyle hissettirmeyi başarıyor Ceylan. Her iki kuzenin farklı karakterleri mükemmel oyuncu yönetimiyle ortaya çıkıyor. Film 2003'te 56. Cannes film festivalinde en iyi film ödülünü kazanırken her iki kuzeni oynayan MEK ve en iyi oyuncu ödülünü paylaşır. İlginç olan her ikisi de profesyonel oyuncu değildir.


İklimler (2007) NBC kadın erkek ilişkisini ruhların değişen iklimlerine benzeştirir. Ona göre kadın erkek ilişkisinde mutluluk ulaşılması kolay olmayan sürekli aranacak bir şeydir. Bireysel duruşlar yalnızlığı çağrıştırır ve ilişkinin ruhunu öldürür. İsa ve Bahar arasındaki ilişki soğukluk ve iletişimsizlik labirentinde anlamsız bir varoluşa dönüşmüştür. İsa’nın Serap ile yaşadığı bir kaçamak Bahar ile arasındaki kopukluğu yaratmış veya arttırmıştır. İsa içe kapanık, sevgisini cümlelere dökmeye alışmamış, yaşama mesafeli duran bir öğretim üyesidir. Yaşamını hep bazı hedeflere kilitlemiştir. Kadın erkek ilişkisini bile böyle metalaştırmıştır. Yalnız, kendine dönük yaşamaktan sıkılmadığına kendisini şartlandırmıştır. Ama gerçek böyle değildir. Oyuncu olan Bahar ise içindeki iniş ve çıkışları her zaman kontrol edemeyen bir karaktere sahiptir. Ayrılırlar. Çoğu ayrılıkta olduğu gibi sorunlar çözülmez. İsa tekrar bir araya gelebilmek için çabalar. Sevgiyi ve mutluluğu tanımlamaktan, ona ulaşmaktan aciz iki çağdaş insan portreleridir. Bir araya gelseler bile sürdürebilmeleri mümkün değildir.. Bilhassa erkek dünyasının sığlığı, kadınlara yaklaşımdaki klişeleşmiş davranışlar Ceylan’ın gözlemleri olarak senaryoya yansımış. İsa’yı kendisi, Bahar’ı ise eşi son derece başarılı performanslar ile canlandırır. Ağrı’da çekilen kar sahneleri ise Ceylan sinematografisinin değişmez etkileyici görüntü geleneğinin yeni bir parçası olur. Film 2006'da 59. Cannes Film Festival’inde ve 2007'de 26. İstanbul Film Festival’inde En İyi Film Ödüllerini kazanır.
Üç Maymun (2008) Ceylan'ın İklimler sonrası kadın erkek ilişkisini odak noktası aldığı bir film olur. Paranın yönlendirdiği, kırık dökük , içtenlikten uzak ve umutsuz ilişkilerdir. Politikaya soyunmuş olan Saffet(Ercan Kesal) ölümlü bir trafik kazasına neden olur.  Seçimlerde aleyhinde kullanılmasından çekindiği için suçu para karşılığı yanında çalışan şöforü Eyüp'ün(Yavuz Bingöl) üstlenmesini ister. Bir yıl yatıp çıkacaktır ve ailesinin dar bütçesini biraz olsun rahatlatacaktır. Bir  yemek fabrikasında hizmetli olarak çalışan karısı Hacer(Hatice Aslan) durumu kabul eder. Eyüp hapisteyken Saffet  ve Hacer arasında kaçamak bir ilişki başlar. Üniversite sınavlarına hazırlanan oğul İsmail (Ahmet Rıfat Şungar) durumdan şüphelenir ve gerçeği öğrenir. Gider Saffet'i öldürür. Hapisten çıkan Eyüp bu kez oğlunun suçunu üstlenecek birisini aramaya başlar.
Ceylan yabancılaşmayı ve sonunda ailenin kopuşunu 'efendi' paranın sebep olduğu olaylar silsilesi içinde anlatırken görsel olarak da  farklı bir tad sunar.Tematik olarak önceki filmlerinde ortaya çıkan taşra sıkıntısı, uzaklaşma artık kopuşa dönüşmüştür. Görsel olarak uzak plan doğa çekimlerinden, ruhu okumaya çalışan yakın portre çekimlerine geçtiği film olarak da tanımlanabilir Üç Maymun. Modern yaşamı gittikçe hegamonyasına altına alan 'Görmedim, duymadım, bilmiyorum' maymunları ile insan ilişkilerinin geçirdiği evrimi bir varoş ailesinin fertleri üzerinden yansıtır NBC.      

Mahsun Kırmızıgül Sineması


Mahsun Kırmızıgül yazıp, yönetip, oynadığı üç film daha şimdiden beş milyonu aşan bir seyirci ile buluştu. Sinema yazarlarının da büyük bölümünden övgüler aldı. Türk sinemasında Yılmaz Güney sonrası doğan bir boşluğa doğu insanını odaklayan, sosyal içerikli, mesaj kaygısı taşıyan filmleri ile talip oldu.
Onun, Güney’in sinema anlayışından etkilendiği muhakkak. Sözünü esirgemeyen, mesajını direk veren, sosyal gerçekleri içeren senaryoları ile bir çok soruna güneydoğu insanının gözünden yaklaşıyor. Çoğunluğu gerçek olaylardan yola çıkıyor, kimsenin hayır bu doğru değil diyemeyeceği gerçeklerin altını kalın çiziyor. Yazarken nedenler üzerine odaklanmıyor, olayların karanlık yüzüne kamerasını çevirmiyor. Yaşananları kendi gerçeği içinde göstermekle  yetiniyor. Cesur yaklaşım gösterirken kimseyi de kırmak , direk suçlamak gibi sivri bir tavır takınmıyor.Beyaz Melek'te güneydoğu insanının aile büyüklerine olan vefasını, bağlılığını işlerken bu bölgedeki huzurevlerinin talep olmadığı için kapandığını finalde istatistiki bir rakam olarak veriyordu. İhtiyarlarını terk edenlerin batıda yaşayanlar olduğunu, yozlaşma ve vefasızlığın orada olduğunu vurguluyordu.
Güneşi Gördüm'de ise oğullarından birisi Türk ordusunda askerlik yaparken diğeri PKK saflarında olan iki ateş arasında kalmış Altun ailelerini ele alıyor. Sınırdaki köylerini terk etmeye mecbur edilen kalabalık Güneydoğu ailesinin bir kolu İstanbul’a diğer kolu ise kaçak yollardan Norveç’e göç eder. İstanbul’a gelen Haydar Altun ailesi tam bir parçalanma yaşar. Çocukları ellerinden alınarak çocuk esirgeme kurumuna verilir, ailenin eşcinsel eğilimli Kadri’si travesti olur çıkar, bebekleri ölür. Daha fazla kötülükten kaçmak için doğudaki köylerine geriye dönmek üzere yola çıkarlar. Norveç’de göçmen ayrıcalıklarından faydalanan Davut Altun ailesi ise sosyal devletin tüm nimetlerinden faydalandıkları bir yaşama geçer. Mesaj kaygısının ön plana çıkması bilinen gerçeklerin diyaloglar ile sık tekrarına yol açıyor. Buna karşın karakterlerin sağlam işlenmesi ve yaşanan acıların iç burkan duygusallığı filmin didaktik bir boşluğa düşmesini önlüyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Memleket İsterim, ne başta dert, ne gönülde hasret olsun, kardeş kavgasına nihayet olsun’ mısraları Mahsun’un da mesajını en güzel şekilde yansıtıyordu. Bir sanatçı inceliğinde verilen provakasyondan uzak bir mesaj olarak belleklere kazındı. Sosyal olayları ne kadar gerçek ele alırsa alsın hiçbir film bir çözüm sunmaz. Mahsun’un filmlerinde de çözüm yok. Hissedilen yaralı bir bilinç. Yılların birikimi olan yaralı bir farkındalık. Travmalar ancak üzerine gidilerek iyileştirilebilir . 

Her iki film de yoğun bir duygusallıktan besleniyor. Beyaz Melek duygu sömürüsü sınırlarını çoğu zaman zorlarken, Güneşi Gördüm bu konuda  daha dengeli,daha yalın. Güneşi Gördüm’ün tek sorunu birden fazla çarpıcı yaşam öyküsünü bir arada anlatması. Seyirci tümüne aynı yoğunlukta odaklanamıyor. Terör, göç, eşcinsellik, kontrolsüz doğum derken tümü mesaj taşıyan temalar bir arada zorlanıyor. Hepsinin dramatik akışı, acının arka arkaya sıralanması seyirciye hiç rahat bir nefes aldırmıyor. Olayların akışında bireylerin edilgenliği can acıtıyor. Gerçek bu kadar şartsız kuralsız kabul edilebilir mi? Finalde kardeşin kardeşi namus için vurduğu sahnede zayıf bir ‘hayır, bırak yaşasın’ dökülüyor Mahsun’un dudaklarından. O kadar titrek ve zayıf ki, doğal akışı değiştirmeye gücü yetmiyor.
Mahsun, tüm filmlerinde kalabalık ve deneyimli bir oyuncu kadrosu ile çalışıyor. Tanınmış çok oyuncunun bir arada olmasının iyi hikayeleri zedelediği, dikkat dağıtıp seyirciyi öyküden uzaklaştırabildiği değişmez bir kuraldır. Güneşi Gördüm’de deneyimli Altan Erkekli ve Demet Evgar yanında Cemal Toktay eşcinsel kardeşte ve onun sert abisinde Murat Ünalmış mükemmel oyunculuklar sergiliyor.


Beyaz Melek’te görüntü yönetmeni Eyüp Boz bilhassa Tuz Gölü kenarında çekilen görüntüleri ile düş ve gerçek arası bir duygu veriyordu. Bu kez görüntü yönetmeni Soykut Turhan helikopterlerin dağların arasından süzüldüğü ilk karelerden itibaren mükemmel etkileyici anlar yakalıyor. Finalde gün doğarken köprü üzerinde Kadri’nin soyunması sinema belleğine unutulmayacak bir kare olarak kazınıyor.
Yıllardır gecikmiş bir sözü yüksek perdeden söylüyor Mahsun. Yıllardır gazete köşelerini döşeyen kardeş kavgasını sivri uçları yontulmuş bir hikaye ile beyazperdeye yansıtıyor. Keşke karanlık tarafa biraz olsun ışık tutup, savaşın bitmesini kimler istemiyor sorusuna girseydi. Keşke Norveç’de silah fabrikasında iş verilen göçmen aile bölümü son anda hikayeden çıkarılmasaydı. Keşke politikacıların iki yüzlülüğü birkaç yan karakter ile öyküye dahil edilseydi. İnsanların acısının sadece coğrafi bir yoksunluk olmadığı anlaşılırdı belki. 
Çekim aşaması promosyon çalışması şeklinde geçen 'New York'ta Beş Minare' artık kendini seyirciye kabul ettirmiş bir yönetmenin yeni eseri edasına çok erken sokuldu. Buna gerek var mı ? sorusu çeşitli şekillerde yanıtlanabilir.Basında şişirilen Hollywoodvari film yaftası kabul edilebilir bir yaklaşım olamaz.Her ülke sineması kendi filmini üretir bu tür öykünmeler özentiliğin ötesine geçemez. Arabaların uçtuğu, parçalandığı aksiyon sahnelerini Amerika çıkışlı her sınıf filmde görebiliriz.  Seyircinin beklentisine paralel olarak yatırım büyüdü denilebilir veya Kırmızıgül çıtayı sürekli yükseltmek istiyor da denilebilir. Filmin, kötü eleştirilerden korumak için sinema yazarlarından köşe bucak kaçırılması veya ilk gösterime sadece iyi yazacakların davet edilmesi Mahsun gibi sosyal gerçekçilik üzerine filmleri hedefleyen bir yönetmene yakışmadı. Senaryosu üzerine çeşitli spekülasyonlar yapılan 'New York'ta Beş Minare' didaktik mesaj ve kendi içinde çelişki  tuzağına ilk iki filme oranla daha fazla düşmüş. Her şeyden önce Türk polisi Acar ve FBI ajanı arasında yapılan artık bir gündem oluşturmayacak basitliğe dönüşmüş'Amerika Irak'a petrol için gitti' mesajı böyle iddialı bir filmin diyaloğu olamaz.Daha yaratıcı, 'kör gözüne parmağın' olmayacak şekilde, formüle edecek onca çözüm arasında bu en kolayı.  İkinci hiç inandırıcı olmayan yönde İslami cemaaat liderinin yaşam şeklinde görülüyor. İslamiyeti bu kadar yaşam şekline dönüştürmüş bir cemaaat lideri Amerikalı eşinin Hıristiyan kalmasına izin vermez. Bu hoşgörü sınırlarını aşıp çevresine yaydığı inandırıcılık çemberini yaralar. Her cemaaat daha fazla taraftar kazanmak ister. Hele kızına yabancı isim verilmesine hiç razı olmaz. Hoşgörü ve cemaat ilişkileri sınırlarını bu kadar geniş tutmayı başaramaz. Kırmızıgül'ün karşı durduğuna inandığımız kan davası, aile onuru sorununa finalde bir kurban daha verilmesi hiç bir şeyi değiştiremeyen sadece duygusallığı körükleyen bir tavrın ötesine geçmiyor. Aynen Güneşi Gördüm finali gibi.Sosyal gerçekleri temel alan filmlerin duygusallığı mantıklı, sömürüye sapmadan kurgulaması hatta hiç bir abartıya sapmadan salt gerçeği göstererek acıyı hissettirmesi en ideali. Bu yaklaşıma en iyi örnekleri İtalyan Gerçekçiliğinde veya Fransız Yeni Dalga'da bulabiliriz.New York'ta Beş Minare bu pürüzlere rağmen iyi bir sinematografik anlatıma sahip. Flycam (havadan) çekimlerin biraz fazla olması dışında görüntü yönetimi çok etkileyici.Müzik Mahsun'un her filminde olduğu gibi tematik bütünlüğü tamamlıyor.  Çok fazla mesaj mı yoksa duygusallık mı  ikilemi çoğunlukla dengeyi bozmuyor mu

ROCCO VE KARDEŞLERİ (1960)


Luchino Visconti’nin 1960 da yönettiği ‘Rocco ve Kardeşleri’ İtalyan Yeni Gerçekçilik  akımının en iyi örneklerinden olup,  zaman aşımını atlamış filmlerden birisidir. Alain Delon, Anna Magnani, Annie Girardot, Renato Salvatori gibi dönemlerine silinmez imzalar atmış oyuncuları bir araya getiren filmi tanıtmadan önce biraz Visconti’den bahsetmek gerekir. Köklü ve soylu bir ailenin çocuğu olarak 1906 yılında dünyaya gelen Visconti aristokrat  sınıfın kaçınılmaz klasik eğitimini kendi arzusuyla ağırlıklı olarak sanat üzerine görür.  1936 da Paris’e gider Jean Renoir’ın tiyatrosu ‘Une Parie de Compagne’ da yönetmen yardımcılarından birisi olarak çalışmaya başlar.Aynı yıl Fransız Komünist Partisine kaydolur  ve dünya görüşünde büyük değişimler yaşar. İlk filmini 1942 de James M.Cain’in ünlü romanı ‘Postacı Kapıyı İki Kez Çalar’ ‘dan senaryolaştırdığı Ossesione ‘yi çeker .Film çok kısa süre gösterimde kalır ve müstehcen bulunarak imha edilir. İtalya’da savaş sonrası sıkıntıları yansıtan Yeni Gerçekçilik akımının en tipik örneklerinden olan ‘Yer Sarsılıyor-La Terra Trema’ ‘u 1947 de çeker. Yeni Gerçekçilik stüdyoların terk edilip kameranın sokağa çıktığı, yaşamı tüm çıplaklığıyla, savaş sonrasının fakirliğini, acılarını teknik olarak yapay ışık kullanmadan, oyuncuların doğaçlamayı tercih ettikleri bir tür olarak Visconti, De Sica, Rosselini gibi yönetmenlerin önderliğinde başlar. Gerçekte tür Mussolini ve faşist hükümete bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. 1950 de İtalya ve idareyi kötü gösteren filmleri yasaklayan kanunlar bu türün karşısına dikilir. Her şeye rağmen bu türün etkileri altmışlı yılların sonlarına kadar sürer. ‘Rocco ve Kardeşleri’, ‘Roma:Açık Şehir’  ve ‘Bisiklet Hırsızları’  bu akımın en önde gelen baş yapıtlarıdır.
Rocco ve Kardeşleri tipik bir göç filmidir.  Sicilya’nın küçük bir köyünden ekmek parası uğruna sanayi kenti Milano’ya gelen bir anne ve beş oğlunun trajik öyküsünü anlatır.Oğullarına kol kanat geren fedakar annenin tüm çabalarına karşın aile büyük  kentin labirentinde dağılır, gider. Üç saatlik epik öyküde her bir karakter farklı bölümlerde öne çıkar. Başta tüm aileyi koruyan anne (Anna Magnani) daha sonra büyük kardeş Simone (Renato Salvatori) ve ortanca  Rocco (Alain Delon) finalde ise  Ciro son sözü söyler. Boksta yetenekli olmasına karşın serseri ruhuna esir düşen Simone ailenin en aklı başında ve iyi niyetli kardeşi Rocco ile bir kadın için birbirlerine düşman olur. İki kardeşi birbirine düşüren Nadine  (Annie Girardot) sokaklarda fahişelik bile yapan, hafif meşrep genç bir kadındır. Rocco bokstan kopan ve uçan kuşa borcu olan ağabeyinin yerine boksa başlar ve kısa sürede başarılı olur. Simone’un kendisine yaptığı tüm kötülüklere karşı ona maddi, manevi yardımcı olmayı sürdürür. Her geçen gün aile üzerindeki otoritesini ve koruyuculuğunu yitiren anne finalde çaresiz bir karaktere dönüşür. Diğer kardeşlerine oranla  kent kültürünü daha iyi yakalayan Ciro ise artık özlemini çektikleri köylerine dönemeyeceklerini,  köylerin de zamanla kent bilincine ulaşıp saflığını yitireceğini, yine de gelecekten umutsuz olmamak gerektiğini söyler.
Genç Alain Delon  Visconti ile ilk çalışmasında ve kariyerinin en önemli rollerinden biri olacak olan Rocco karakterinde çok etkileyici bir oyunculuk gösterir. Saflık derecesinde iyi niyetli bir karakter olan Rocco adeta Dostoyevski romanlarından çıkma bir karakterdir. Kötü kardeş Simone rolünde Renato Salvatore ve gencecik Annie Girardot  hafif meşrep Nadine’de unutulmaz performanslar sergiler.
Lucino Visconti komünist ideolojiye olan bağlılığını geç dönem filmlerinde yitirerek çürüyüşünü ve inançsızlığını yansıttığı sınıflara duyduğu özlemi, eskinin yıkılmayacak olacağını göstererek yaşatır. Toplumsal ve çözümcü kimliğini yitirerek öznel ve kişisel bir sinemaya yönelir. Usta yönetmen 1976 yılında 70 yaşında aramızdan ayrıldı.
Önemli Filmleri                                            
La Terra Trema-Yer Sarsılıyor 1948
Senso-Günahkar Gönüller (1953)
Rocco e i Soui Fratelli-Rocco ve Kardeşleri (1960)
Il Gattoparda-Leopar (1963)
Il Caduto Degli Dei-Lanetliler (1969)
Morte a Venezia-Venedik’te Ölüm (1970)
Gruppo di Famiglia ai un İnterno-Aile Toplantısı (1976)    
     
SCARFACE

YARALI YÜZ-(1983)
 
 

YÖNETMEN: BRIAN DE PALMA
OYUNCULAR: AL PACINO, MICHELLE PFEIFER, STEVEN  BAUER,MARY ELISABETH MASTRANTONIO.
‘Yaralı Yüz-Scarface’ 1983 yılında gösterime girdiğinde, gelecekte modern klasikler arasında gösterilecek bir film olabileceğini kimse tahmin edemezdi. İlk seyredişimde sinema salonundan çıkarken, yumruk yemiş gibi sersemlemiştim. Filmdeki şiddet sık rastlanır cinsten değildi, anlatımın alıştığımız stilize gangster filmleri ile benzeşen hiçbir yönü yoktu. O yıllarda esen ‘Baba-Godfather’ın destansı havasından, sempatik gelen mafya karakterlerinden sonra acımasız Tony Montana hiç hoşlanılacak bir tip değildi. Al Pacino’nun gerçek bir tragedya kahramanına dönüştürdüğü Montana zamanla sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisi oldu.Tek bir esprinin olmadığı iki saat boyu, onun ifadesiz bakışlarını, ani patlayışlarını seyretmek ürpertici bir etki bırakıyordu. Havana’nın arka mahallerinden göçmen olarak iltica ettiği bir ülkede, uyuşturucu kartelinin üst basamaklarına tırmanan, tırmandıkça sertleşen, görgüsüzleşen bu anti kahraman Pacino’nun dışa vurumcu performansı ile tartışılan bir kahraman oluyordu. Montana Pacino’nun kariyeri boyu gölgesinden kurtulamadığı bir figür oldu. Bir çok eleştirmen Pacino’nun performansını abartılı hatta karikatürize buldu. Bazıları bu kadar kötü bir performasın nasıl bir kült kahramana dönüştüğünü anlayamadı. Hele konuştuğu garip lehçe komik bulundu. Sinema tarihinin ‘fuck’ kelimesinin (226 kez) en fazla kullanıldığı film olarak da ünlenir Yaralı Yüz.  
Brian De Palma birbirinden farklı türlerde  filmler yapmayı seven bir yönetmen Hitchcockvari bir gerilimden, Mars’a yolculuk yapan bir maceraya atlar. 1932 tarihli filmin tekrar çevirimi olan Yaralı Yüz’ün orijinal mekanını Chicago’dan Miami’e taşır. Kahramanını sevimsizleştirmek için elinden geleni yapar. İstediği özenilecek bir gangster değildir o gerçek yaşamdaki gibi bir pisliği yansıtmak ister. Amacına da ulaşır. Banyoda elektrikli testere ile yapılan katliam kolay kolay dayanılacak sahneler değildir. O yıllarda  kokain çok yaygın olmadığı için filmlerde de sık görülmezdi. Palma ise masa üstü dolusu kokaini çektirir anti kahramanı Montana’ya. Sosyal bir drama olarak tasarladığı öykü  bir tragedyaya  dönüşür.Senaryonun Oliver Stone’un kaleminden çıktığını da unutmamak gerekir. Stone’un her türlü yeteneğini radikalce kullandığı yıllardır. 
Filmin en olgun performanslarından biri  o yıllar için daha tanınmamış bir oyuncu olan Michelle Pfeifer’den gelir. Montana’nın sevgilsi Elvira’yı oynarken adeta döktürür. Bir mafya sevgilisi ancak bu kadar soğuk, ifadesiz ve gerçek oynanır. Soğuk güzelliğini mesafeli oyunculuğu ile birleştirir. Montana’nın bir meta olarak gördüğü Elvira isyanını ara sıra patlamalar ile gösterir. Restoranın ortasında Montana ile yaptıkları şiddetli kavga onun isyanlarından birisidir. Montana’nın ortağı, kaderini paylaşan adam Manuel Ray’ı canlandıran Steven Bauer performansı ve fiziği ile son derece inandırıcı bir karakterdir. Kızkardeşi Gina’yı oynayan (Mary Elisabeth Mastrantonio) sıcak oyunculuğu ile tam bir latin dilberidir. Tony’nin kızkardeşine uyguladığı baskı tam ortaya çıkmayan bir ensest aşk yönündedir.  
Yaralı Yüz’ün geçen süre içinde nasıl bir kült filme dönüştüğü net olarak yanıtlamayan bir soru olarak kaldı. Seyircinin sinemada gittikçe artan şiddeti kanıksaması, filmin artan popülaritesinin en büyük gerekçelerinden birisi oldu. Şiddeti estetize ederek herkesin seyredebileceği şekle dönüştüren Kill Bill, Testere, Rezervuar Köpekleri, Old Boy, The Killer, Rambo karşısında Yaralı Yüz sıradan bir şiddet filmi kalır.

APOCALYPSE NOW 

KIYAMET (1979)

 

 Yönetmen: Francis Ford Coppola
Oyuncular : Martin Sheen, Marlon Brando, Dennis Hopper, Robert Duvall.


 Çevrimi çılgın bir süreçte geçen 'Kıyamet-Apocalypse Now' sinema tarihinin en önemli savaş filmlerinden olması yanında, kimi kareleri ile bir opera sahnesini anımsatır.Coppola'nın Joseph Conrad'ın 'Heart  of Darkness' adlı romanından uyarladığı  film, savaşı delilik sınırında yansıtır.Willard ( Martin Sheen) Vietnam'da yaşadıklarından sonra, normal yaşama dönme şansını yitirmiş bir adamdır. Ondan yeni görev olarak birliğiyle  Kamboçya’ya geçerek kontrolden çıkmış Albay Walter E.Kurtz’u (Marlon Brando) bulup, öldürmesi istenir. Willard ve ekibi yılanvari kıvrılan dar nehri takip ederek Kamboçya’ya ulaşmak için yola çıkar. Yolculuk esnasında her an olabilecek silahlı bir saldırı tehlikesi bilinçleri savaş travması ve uyuşturucu ile bulanık askerleri kontrol edilemez yaratıklara dönüştürür. Kamboçya’da Kurtz’un bölgesine ulaştıklarında kendilerini adeta distopik bir ülke karşılar. Dünyadan saklı bir toprak parçasında Kuntz ölüme tapan bir kabilenin kralı olmuştur. 

Her karesiyle sanki mükemmel bir film nasıl yapılır dersi veren Coppola, savaşın şiddetini perdeden dışarıya taşırır, seyirciye her saniye hissettirir, bir çok sekansı unutulmaz bir şekilde hafızalara yerleştirir. Wagner müziği eşliğinde yapılan helikopter saldırısı, önde köy yakılırken arka planda sörf yapan asker, kabilenin canlı bir ineği palalar ile dilimlere ayırarak kurban etmesi gibi… 

 2006'da filmin Redux versiyonu ilk versiyondan 49 dakika daha uzun olarak çıktı. İlk sinema versiyonunda olmayan Fransız plantajı sahnelerinin tümü Redux versiyonuna eklenmiş. Anti kahramanları, bulanık zihinlerin kol gezdiği, çekik gözlülerin insani zayıflığın köleleri olarak kullanıldığı, savaş sahnelerinin cehennemsi renklerine eşlik eden operamsı görkem, "Kıyamet"’i standart bir savaş filmi olmaktan çıkarıyor. Savaşı üzerine söyleyeceklerini dolaylı olarak kullanan travmatik bir psikolojik drama dönüştürüyor. Coppola gerçek üstü sınırlarına dayanan görüntüler ile yaşananları sanki dumanlı dimağların bir eğlencesi, ego tatmini olarak olarak gösterirken, gerçeğin ve kabusun sınırında dolaşıyor. Nehir kenarında askerlerin Playboy kızları ile yaşadığı "Aç, Aç" eğlencesi, helikopter ile taşınan inek, Wagner müziği eşliğindeki helikopter saldırısı, bombalar altında sörf gösterisi, Kuntz ve kabilesinin yaşadığı kesik kafalar ile süslenmiş koy, normal dimağın kolay kolay gerçekleştirmeyeceği  dumanlı bir gerçek olarak yansıyor . Ya cinnet ya da yüksek doz uyuşturucu etkisi olarak düşünüyor ayık bir bilinç. Bu yönden bakıldığında, "Kıyamet" zamanın aşındıramadığı, farklı yorumların her dem taze tutacağı bir başyapıta dönüşüyor.