yazarlar

 AL PACINO



Filmografi
Gigli (2002) Simone (2002) Gold Coast, The (2002) Farm, The (2002) Insomnia (2002) People I Know (2001) Chinese Coffee (2000) Any Given Sunday (1999) Insider, The (1999) Devil's Advocate, The (1997) Donnie Brasco (1997) Looking for Richard (1996) City Hall (1996) Heat (1995) Two Bits (1995) Jonas in the Desert (1994) Carlito's Way (1993) Scent of a Woman (1992) Glengarry Glen Ross (1992) Frankie and Johnny (1991) Madonna: Truth or Dare (1991) Godfather: Part III, The (1990) Dick Tracy (1990) Local Stigmatic, The (1989) Sea of Love (1989) Revolution (1985) Scarface (1983) Author! Author! (1982) Cruising (1980) And Justice for All (1979) Bobby Deerfield (1977) Dog Day Afternoon (1975) Godfather: Part II, The (1974) Serpico (1973) Scarecrow (1973) Godfather, The (1972) Panic in Needle Park, The (1971) Me, Natalie (1969) 

Doğum: 25 Nisan 1940, New York 
Tam Adı: Alfredo James Pacino 
Takma Adı: 'Sonny'. Bu gençliğindeki takma adı. Daha sonra "Dog Day Afternoon"da bu isimde bir karakteri canlandırdı. Ayrıca "Scent of A Woman"ın yönetmeni ona İspanyolca 'Şeytan' anlamına gelen 'El Diablo' adını taktı.
Aile Durumu: Salvatore (sigorta satıcısı) ve Rose Pacino'nun tek oğlu olan Al, 2 yaşındayken anne babası boşanınca büyükanne ve büyükbabası tarafından büyütüldü. Öyle çok üstüne titriyorlardı ki başına birşey gelmesin diye 7 yaşına kadar evden dışarı çıkmasına izin vermediler. Küçük Al, daha üç yaşındayken büyükannesini eğlendirmek için TV'de gördüğü ünlü insanların taklitlerini yapıyordu. 
İlişki: İlk eşi Jan Tarant'tan Julie Marie adında bir kızı var. Penelope Ann Miller, Debra Winger, Diane Keaton, Kathleen Quinlan gibi ünlülerle beraberlikleri oldu. Şu anda aktris Beverly D'Angelo ile evli.  
Eğitim: Sahne Sanatları Lisesi'nden ayrıldı. New York'ta Actors Studio ve Herbert Berghof Studio'da oyunculuk eğitimi aldı.  
Önceki İşleri: Liseden sonra gazete dağıtıcılığı ve sinemada yer göstericilik gibi bir çok küçük işte çalıştı.  
İlk Filmi: Fred Coe'nin yönettiği 1969 yapımı "Me, Natalie" adlı filmde James Farentino ve Patty Duke ile birlikte oynadı.  
Ödül: 1972'de The Godfather'daki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar'a aday oldu. 1973'de "Serpico"daki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında Oscar'a aday oldu ve Altın Küre kazandı. 1974'de The Godfather Part II'daki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında yine Oscar'a aday oldu, bu kez BAFTA ödülünü aldı. "Dog Day Afternoon"(1975) filmindeki rolü en iyi erkek, "And Justice For All"(1979) filmiyle yine en iyi erkek ve "Dick Tracy"(1989) filmiyle en iyi yardımcı erkek oyuncu dallarında Oscar'a aday olan Pacino nihayet 1992'de "Scent of A Woman"la en iyi erkek oyuncu Oscar'ını aldı. 1992'de "Glengarry Glen Ross" filmindeki rolüyle tekrar en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar'a aday oldu, ama kazanamadı. Oyuncunun aynı zamanda iki tane de Tony ödülü var.  
Yönetmenlik: 1990 "The Local Stigmatic" filmini yönetti ve prodüktörlüğünü yaptı. 1996'daysa senaryosunu da yazdığı "Looking For Richard" adlı filmin yine hem yönetmeni hem prodüktörüydü. 
Suç: 1961 yılında ruhsatsız silah bulundurmak suçundan tutuklandı. 
İlginç: Orjinal ismi Blink olan müzik grubu İrlanda'da aynı isimde bi tekno grubu olduğunu öğrendikten sonra isimlerini "Blink 182" olarak değiştirirler. Bunun Pacino ile ne ilgisi var derseniz, grup 182 sayısını Al Pacino'nun "Scarface"de 'fuck' kelimesini tekrarladığı sayıdan almış.  
Biliyor musunuz?: 1997'de Hollywood ünlüler kaldırımında yer alan yıldızlar arasına girdi.  
Bunu biliyor musunuz?: Bir gün takma bıyık ve güneş gözlüğü takarak Beverly D'Angelo ile birlikte bir Yankees maçına giden Pacino, tüm bu önlemlere karşın tanınmasına engel olamadı.  
Söz: "Oyuncu duygusal bir atlet gibidir. Ve bu uygulama çok acı verici-benim kişisel hayatım bundan zarar görüyor."
NİNE-DOKUZ


FELLİNİ’NİN RUHU HOLLYWOOD SEMALARINDA


YÖNETMEN:ROB MARSHALL

OYUNCULAR: DANİEL DAY LEWİS, MARİON COTİLLARD, PENELOPE CRUZ, NİCOLE KİDMAN, JUDİ DENCH, SOPHİA LOREN, FERGY.


Fellini’nin bir film yönetmeninin yaratıcılıkta zorlandığı, hayatındaki kadınlar arasında karar vermekte zorlandığı dönemini anlattığı ‘Sekiz Buçuk’  tüm zamanların en iyi on filmi arasında sayılır. Sanatla ilgili herkesi etkileyen film sanatçının dehasını, hayallerini istediği gibi şekillendiremediği zamanlarda içine düşebileceği bunalımı, Marcello Mastorianni gibi dev oyuncunun canlandırdığı Guido karakterinde yansıtmıştı. Filmin kahramanı Guido Anselmi (Marcello Mastorianni)  ilham perisi kaçmış bir yönetmendir. Hiç tarzı olmayan bir bilim kurgu filminin senaryosunu yazmakta zorlanmaktadır. Yaratıcılığı tükenmiş bir yönetmen olarak anılma korkusu tüm benliğini kemirmektedir. Kurtuluş olarak kendisini bir ılıca merkezine atar. Motor demek için sabırsızlanan yapımcı, set amirleri, sanat yönetmenleri, oyuncu adayları tüm ekibin başına toplanmasıyla Guido’nun kafası daha bir karışır. Hayaller, rüyalar, çocukluk anıları her geçen gün daha fazla sığındığı kaçışlar olur. Fellini gerçek ve hayal arasındaki büyülü karelerini yer yer bir sirk atmosferinde sunar. Karısı Luisa ile olan kopuk ilişkisi, sevgilileri olan problemleri, hayal kızı Claudia Cardinale Fellini’nin her filminde işlediği sürekli arayış içindeki erkek figürünün yansımalarıdır. Çevresinde sürekli konuşan hareket halindeki insanlar, Katolik rahiplerin karikatür tasvirleri sonraki filmlerinin değişmez karakterleri olur. Sıkışmış yönetmen öyküsü gelecekte bir çok filmin esin kaynağı olur. Coen’lerin Barton Fink’i bunun en iyi örneklerinden birisidir. Fellini 1963 de ‘Sekiz Buçuk’ ile en iyi yabancı film Oscar ödülünü kazanır. Filmden yola çıkarak Arthur Copit’in yazdığı kitap Maury Yeston’ın müzikleriyle ilk kez 1982 de Broadway’de sahnelenir ve bir çok Tommy ödülü kazanır.  Müzik ile birlikte sekiz buçuğa yarım sayı eklenir ve dokuz olur. Müzikal filmlerin usta ismi Rob Marshall 2007 de Dokuz’u filme  dönüştürme çalışmalarına başlar.
Rob Marshall orijinalinin zamanına sadık kalarak öyküyü altmışlı yılların italya’sında kurgulamış. Guido Contini (Daniel Day-Lewis) ve çevresindeki birbirinden güzel, şarkı söyleyen ve dans eden kadınlar Hollywood dünyasına ait rengarenk bir atmosfer sunuyor. Öykü orijinali ile bire bir örtüşüyor. Karısı Luisa (Marion Cotillard), metresi Carla (Penelope Cruz), ilham kaynağı Claudia (Nicole Kidman), yapımcısı, sırdaşı ve kıyafet tasarımcısı Lilliane (Judi Dench), Amerikalı bir gazeteci Stephanie (Kate Hudson), çocukluğundan bir fahişe Saraghina (Fergy) ve annesi (Sophia Loren) yaşamını etkileyen kadınlardır. Onlar arasındaki kararsızlığını çözümleyemeyen, tipik orta yaş sendromu yaşayan Guido yaratıcılığını bir türlü uyandıramaz.

Fellini’nin görsellik ile yarattığı düş dünyası Marshall’ın müzikalinde şarkılar ile vücut buluyor. Esasında ‘Sekiz Buçuk’ ile çok fazla bir kıyaslama yapmak hata ; Dokuz ondan yola çıkan bir müzikal. Sadece final tümüyle farklı yazılmış. Anneyi oynayan Sophia Loren’in, Guido’nun hayallerinde canlanması mükemmel bir seçim ;  hala güzel ve etkileyici. Kaynak filmin en unutulmaz sahnelerinden olan, küçük çocuklara para karşılığı Rumba yapan fahişe Saraghina ‘nın dansı yine çok çarpıcı bir performansla Fergie tarafından sunuluyor. Son yılların en gözde Hip-Pop gruplarından Black Eyed Peas’in solisti Fergie şarkının ruhunu hissettiriyor. Daniel Day Lewis’in varlığı ise Marcello ile karşılaştırıldığında oldukça depresif kalıyor. Yüzünde mutsuz bir ifade , dudaklarından düşmeyen sigara ile bunalımı abartılı bir depresyona dönüştürmüş. Kısaca nerede Marcello Mastorianni’nin o emsalsiz yaramaz karizması, bunalımın altında yatan o Akdenizli ruhu. Kadın oyuncu seçimleri ise tam yerinde, Carla’da Penelope Cruz  veya Luisa ‘da Marion Cotillard bir Akdeniz kadını gibi oynuyorlar. İlham perisi Claudia’da Nicole Kidman orijinalindeki Claudia Cardinale’e yakın duruyor. Gerçek ile düş arası bir yansıma.   

Fellini’nin ruhu Hollywood semalarında uçarken tesadüfen Dokuz ile karşılaşsa belki biraz eğlenir fakat sonuçta ne yapmışlar benim Sekiz Buçuğuma der. Sonuçta hoş , renkli bir müzikal Dokuz.           

İhtiyarlara Yer Yok - No Country For Old Man


YAŞAMIN ACIMASIZLIĞINDAN İNSAN MANZARALARI


Yönetmen, Senaryo ve Yapımcı: Ethan ve Joel Coen

(Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından)

Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins

Oyuncular: Javier Bardem, Tommy Lee Jones, Josh Brolin, Woody Harrelson,Kelly Macdonald.

  Hollywood’un klişeleri değişiyor mu? Daha genç yönetmenlerin özgün öyküleri ve dinamik anlatımları klasik sinemanın güvenilir şablonlarına dayanan filmlerine tercih ediliyor artık.'İhtiyarlara Yer Yok' kazandığı  2009 Oscar ödülü ile bu değişimin bir habercisi oldu.
Sıra dışı karakterleri, sert, oldukça kanlı fakat bir o kadar da zekice yazdıkları senaryolarıyla kendilerine özgü bir sinema dili yaratmayı başarmış olan Coen Kardeşler  çıtayı biraz daha yükseltiyor. ‘İhtiyarlara Yer Yok’un genel atmosferine yükledikleri tekinsiz atmosfer ile toplumsal depresyonu ve çıkışsızlığı baştan sona hissettiriyor. Uçuk kaçık tipleri yaratmada kusursuz işler başarmış olan Coen Biraderler ilk kez mesaj verme kaygısı taşıyor. Daha ilk karelerden itibaren boş, insansız Amerika doğasına eşlik eden Tommy Lee Jones‘un sesi geçmişte yaşadığı sadece zevk için 14 yaşında bir kızı öldürmüş genç bir çocuğun öyküsü filmin ruhunu deşifre ediyor. Boşluk, frenlenemeyen insan öldürme arzusu. Elinde taşıdığı basınçlı cıvata tabancası ile sakin ve ifadesiz bir şekilde insan öldüren Anton Chigurh (Javier Bardem) şüphesiz filmi ruhen taşıyan karakter. Başlangıç bölümünde Chigurh ile benzin istasyonunda çalışan yaşlı adam arasında sinema tarihinin en ilginç diyaloglarından birisi geçiyor. Öldürmek için kendisine geçerli bir neden arayan katil ile bundan habersiz avı arasındaki gerilim yazı tura ile sonlanıyor. Karakter yaratmadaki ustalıklarını atmosfer ve mekan konusunda da göstermeyi başaran Coen Kardeşler bu konuda yıllardır birlikte çalıştıkları görüntü yönetmeni ışık cambazı olarak anılan Roger Deakins’ten en büyük desteği alıyor. Bu yıl Oscar ödüllerine ‘Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti’ ve ‘İhtiyarlara Yer Yok’ ile aday gösterilen Deakins’ın kamerası sıcak, bunaltıcı, çorak Teksas manzaraları ile karanlık, tekinsiz iç mekanlar arasında gezinirken karakterlerin ruhlarını resmediyor adeta. Filmin büyük bir bölümüne hakim sessizlik veya sinir bozucu çevre gıcırtıları Leone westernlerini anımsatıyor. Carter Burwell tekinsiz müziğiyle ortama gerekli katkıyı yapıyor. Bu atmosferde tüm film kara bir western gibi akıyor, gidiyor.


Her şey Lleweyn Moss’un (Josh Brolin) antilop avlarken çorak arazide tesadüfen bir çok ceset ve siyah bir çantada iki milyon dolar bulmasıyla başlıyor. Para ve cesetler uyuşturucu satışı sırasında çıkan çatışmadan geriye kalanlardır. Böyle bir paradan ne Moss’un ne de gerçek sahiplerinin vazgeçmeye niyeti vardır. Peşine düşen adamların tetikçisi psikopat katil Chigurh'dur. Adam öldürmeyi en ufak duygu emaresi göstermeden sadık bir görev bilinci içinde yürüten Chigurh sinema dünyasının en çarpıcı katilleri arasında yer almaya aday. Kurbanlarına öldürmeden önce kısa bir söylev vermeyi de ihmal etmeyen, filmin sergilediği vahşi, acımasız modern yaşam tablosuna en fazla katkı yapan karakter. Bu rolüyle En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar’ını (filmde baş rol erkek oyuncu olmadığını da belirtmek lazım) kazanan Javier Bardem bunu fazlasıyla hak ediyor.
Öykünün en önemli karakterlerinden birisi Tommy Lee Jones’un canlandırdığı Şerif Ed Tom Bell . Değişen ve erozyona uğrayan insan karakterine akıl sır erdiremeyen, üçüncü sayfa haberleri karşısında sarsılan, yılgın bir karakter. Nasıl olur da insanoğlu bu kadar vahşileşebilir? sorusuna yanıt veremeyen çaresiz bir kanun adamı. Josh Brolin bu yıl ‘Amerikan Gangsteri’nde başarıyla canlandırdığı uyuşturucu ticareti yapan polis rolünden sonra parayı kaçırmaya çalışan dürüst, iyi niyetli Lleweyn Moss karakterinde de son derece başarılı.


Seyircinin beklediği final gerçekleşmiyor. Film sonrası ‘ne oldu yahu?’ diye sorabiliyor salondan çıkarken. Coen Kardeşlerin de istediği bu sonuçsuzluk, boşluk duygusunun devamı. Final bölümünde Şerif Bell’in ihtiyar adam ve karısıyla olan konuşmalarında tam anlamlar çıkmasa da yaşamın ve acımasızlığın devam edeceğini düşündürüyor. İçine girilmesi zor bir film ‘İhtiyarlara Yer Yok’ . Bittikten sonra seyretmeye devam edilecek müstesna bir başyapıt.

KEN LOACH VE SIRADAN İNSANLARI 


Ken Loach’u kısaca ‘sıradan insanların yönetmeni’ olarak tanımlamak mümkün. Sıradan insanların kendi sosyal çevreleri içindeki gündelik yaşamlarını, başarılarını, yenilgilerini gerçeklik duygusundan kopmadan adeta bir belgesel çekercesine yansıtır. Bireyin yaşamında yaptığı seçimlerin, mağlubiyetlerinin yalnız kendi eseri olmadığını, çevre baskısının, yaptırımlarının sonucu, hatta bir gerekliliği olduğunu gösterir. Taraf tutar, solcu ve radikal kimliğinin gereği haksızlıkların ardındaki sömürücü güçleri yalın bir dille eleştirir. Bu değişmez duruşu Loach’un birbirinden çok farklı iki filminden bahsetmeyi mümkün kılmaz. Alt sınıf insanların dramlarını anlatmak duyguları yumuşatan melodram riskini de birlikte taşır. Bu duruma düşmemek Loach için bir görevdir; bunun için oyuncularını genelde tanınmamış veya profesyonel olmayan oyunculardan seçer, özgür diyalogları, doğal ışığı, gerçeklik duygusundan kopmayan direk bir sinematografiyi tercih eder. Karakterlerini sever, onların arkasında durur, sırtlarını sıvazlar fakat onlar için asla ağlamaz, ağlanmasını da istemez. Kararlarına saygılıdır; sonucun onlar için kötü olacağını bilse de müdahale etmez. Sonuç olarak, bu yaşam tüm seçimleriyle onlarındır. İçindeki adalet anlayışını asla duygularına yem etmez. Onun kaybeden iyi insanlarının arkasında yürek buran bir müzik hiçbir zaman duyulmaz. Baş karakterleri hayranlık duyulacak kahramanlar değildir. Hepsi etten kemikten, hatalarıyla yaşayan insanlardır. 

1936 doğumlu yönetmen, hukuk öğrenimi sonrası kısa bir süre tiyatro oyunculuğu yapar ve BBC televizyonuna girer. 1967'de çektiği ilk sinema filmi olan Poor Cow’da (Düşen Kadın) kenar mahallede yaşam mücadelesi veren bir kadını anlatır ve filmin gerçekliğini desteklemek için TV habercileri gibi aralara halkla söyleşiler koyar. 1969'da çektiği ikinci film Kerkenez’de (Kes) İşci sınıfının kötü yaşam koşullarını Yorkshire’daki bir madenci kasabasında geçen öyküsünde anlatır. Kapitalist sınıfı keskin bir dille eleştirirken, düzenin kurbanı genç bir adamda öyküsünü şekillendirir. Sonra sırasıyla Aile Hayatı (Family Life 1971), Kara Jack (Black Jake 1979), Bakışlar ve Tebessümler (Looks and Smile 1981), Gizli Dosya (Hidden Agenda 1990) filmlerini yapar. Bilhassa son iki film ile İngiliz toplumuna bitmez tükenmez eleştirilerini sürdürür. Bakışlar ve Tebessümler de işsizliğin gençlik hayallerini nasıl tükettiğini anlatır. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alan Gizli Ajanda ise İngiliz Polisi’nin Kuzey İrlanda’da yaptığı şiddeti ve provakasyonu yansıtır ve İrlanda meselesine ilk yaklaşımı olur. Artık izlenen bir yönetmendir ve daha olgun filmler yapma dönemine gelmiştir. Bu dönemin ilk filmi Ayak Takımı (Riff- Raff 1991) olur. Londra’nın kenar mahallerinde yaşayan ayak takımı insanların yaşamlarını mizaha kaçan bir dille anlatır. Bir sonraki filmi Yağan Taşlar 'da (Raining Stones 1993) ise aynı temayı Manchester’in kenar mahallerine kaydırır. Film bir kez daha Cannes Jüri Özel Ödülü kazanır.

1995 yılında çevirdiği Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom) siyasal sinemanın en seçkin örneklerinden birisi olur. İspanya iç savaşına katılmış bir İngiliz’in gözünden faşistlere karşı savaş ve sol fraksiyonlar arasındaki tutarsızlıklar anlatılır. Loach solcuların arasındaki anlaşmazlıkların, savaşın belki de savaşların kaybedilmesindeki payın önemini vurgular. Yönetmen Carla’nın Şarkısı'nda (Carla’s Song 1996) Glaskow’daki otobüs şoförüyle Sandinist gerilla bir kız arasındaki aşktan yola çıkarak Nicaragua’daki iç çekişmelere ve gerçeklere yöneltir kamerasını. Adım Joe (My Name Joe 1999) ise Glaskow’da amatör bir futbol takımının antrenörlüğünü yapan, alkolik Joe’nun buruk yaşamını anlatır. Peter Mullan‘ın mükemmel performansı bu kişisel filmin en güçlü yanı olur. İlginç olan ağır İskoç aksanı nedeniyle film Amerika’da İngilizce alt yazı ile gösterilir. Afili Delikanlı'da (Sweet Sixteeen 2002) bu kez on altı yaşındaki Glaskow’lu Liam’ın dramı vardır. Uyuşturucu satıcılığından hapiste yatan annesinin hapisten çıkacağı günü dört gözle bekleyen Liam ona sıcak bir yuva hazırlamak istemektedir. İşsizlik ve hoş görüsüz toplum onun aşamadığı sorunlardır. Genç yaşının ataklığı onu kaçamadığı bir sona sürükler. Amerika’da bir grevi öykülediği Ekmek ve Güller'den (Bread and Roses 2000) sonra Demiryolcular'da (The Navigators 2001) özelleştirilen demir yollarında çalışan işçilerin her an işten atılma korkularını, sermaye tarafından ezilmelerini anlatır, Bu film usta yönetmenin kişisel anti global manifestosu olur adeta. 11 Eylül sonrası artan Müslüman/Hıristiyan çatışmasını Pakistanlı Casim ve Glaskowlu Roisin arasındaki aşkı öykülediği Duygudan da Öte-(Ae Fond Kiss 2004 ) filminde yorumlar. Duygudan da öte olan kültürel uyumsuzluğu iki taraf ta engelleyemez.

Özgürlük Rüzgarı (The Wind That Shakes The Barley 2006) ise İrlanda sorununu baştan alarak 1920'li yıllardan itibaren İRA’nın kuruluşunu, kardeşin kardeşi nasıl vurduğunu, İngiliz askerinin yaptığı zulmü etkileyici görüntülerle ve epik bir sinematografi ile anlatır. Bu film yönetmene bir kez daha Cannes’da 2006 En İyi Film Ödülü'nü kazandırır. Özgür Dünya (It’s Free World 2007) kaçak işçi sorununu, onların sömürülmesini tüm çıplaklığıyla gösterir. Bu işte iyi niyetli bir iş veren olmadığını iki kadın baş karakterinin tutarsızlığında yansıtır Loach.  Hayata Çalım At (Looking For Eric 2009) da futbol hastası postacı Eric hayranı olduğu Eric Cantona ile yaptığı hayali konuşmalar ile yaşamında yolunda gitmeyen sorunlara bir çare üretecek gücü toplamaya başlar. Eric Cantona'nın futbol ve yaşamı üzerindeki felsefesini yansıtan mükemmel bir melodram ile sinematografisine başarılı bir halka ekler.     

Ken Loach, popülist sınırların uzağında anlattığı gerçek öyküler ile yaşayan en tutarlı yönetmenlerden birisi olmayı sürdürüyor. Artık onun için dönüş yok.
VAVİEN


YÖNETMEN: YAĞMUR VE DURUL TAYLAN
SENARYO: ENGİN GÜNAYDIN
OYUNCULAR: ENGİN GÜNAYDIN, BİNNUR KAYA, SETTAR TANRIÖĞEN, SERRA YILMAZ.



 
Birçok filozof sanatın doğanın taklit edilmesi sonucu doğduğunu iddia eder. Öykünmek bu durumda sanatın vazgeçilmez bir parçasıdır demek yanlış bir tanımlama olmuyor. Ufak ayrıntılar yerli yerine oturduğu zaman öykünülen her eser yepyeni bir karaktere bürünebilir.

Taylan Kardeşler kendileri gibi kardeş olan Coen’lerden öykündükleri bir küçük kasaba hikayesinde, ayrıntıları ustaca işleyerek başarılı bir filme imza atmış. Sıradan insanların yaşamından çıkarılan bir dilim sade, sessiz fakat nereye gideceği merak edilir bir dille anlatılıyor.

Sinemamızda kara komedilere sık rastlanmaz, hele incelikle çevrilmiş olanı yoktur bile denilebilir. Taylan kardeşler bu türün en büyük özelliği olan komedi ve gerilim arasındaki çizgiyi mükemmel çiziyor. Her karakterin bir yanını gölgede bırakıp sonraki adımı merak edilir hale dönüştürmeyi başarıyor. Öykünün çok sert iniş çıkış içermemesi bu yüzden akışın tekrarlara sığınması bile oyuncuların dört dörtlük performansları ile göz ardı edilebilir bir hale dönüşüyor.

Avrupa Yakası’nın Burhan Altıntop’u Engin Günaydın bu kez yaşamından daha doğrusu evliliğinden mutlu olmayan bir adamı kendine özgü üslubunda mükemmel canlandırıyor. Ciddiyet ve gülünç olma sınırında trajikomik bir karakteri onun stilinde oynamak her oyuncunun başarabileceği bir iş değil. Canlandırdığı Celal karakteri esasında seyircinin nefret edebileceği kötülüğün karanlık tarafına geçmiş bir karakter. Coen’lerin ünlü Fargo (1996) filminde karısını kayınpederinden fidye koparabilmek için kaçırtan şaşkın damat Jerry bir Lundegaard (William H.Macy) karakterine yakın duran kötü bir koca. Tek handikapı seyircinin onu görünce otomatikman gülmeye hazır olması. Diğer taraftan bu durum oynadığı karakterin antipatik olma yüzdesini düşürüyor.

Senaryosunu Engin Günaydın’ın yazdığı Vavien’de diğer dikkat çeken performans Binnur Kaya’nın oynadığı Sevilay karakteri oluyor. Kocasının ağzının içine bakan, onun yaptıklarını yüzüne söyleyemeyen, içini yakın arkadaşlarına döken küçük Anadolu kasabasının ezik kadını. Babasının Almanya’dan gönderdiği paraları kocasından gizli biriktirmesi en büyük sırrı. Celal’in tüm aşağılamalarını aile gelenek ve görenekleri çerçevesine sokarak, göğüs geriyor. Kadın seyircilerin hemen sempatisini kazanan bir karakter oluyor Sevilay. Gerçekte bu kadar az karakter ile bir filmi götürmek ancak oyuncuların mükemmel performansları ile olabilirmiş. Ve bu da oluyor.

Kasaba yaşantısının sıkışmışlığını, tek düzeliğini yansıtmayı başarıyor Vavien. Herkesin herkesi izlediği, sosyal yaşantının piknik ile sınırlandığı sıkıcı bir yaşam. Mekan olarak seçilen Tokat’ın Erbaa (Tokat Günaydın’ın memleketi) ilçesi mükemmel bir seçim olmuş.

Filme baştan sona hakim kara mizahın daha sert, daha sürpriz bir final yapması beklentimdi. Sanki öyle bir finale cesaret edilememiş, standart katarsis duygusu tercih edilmiş gibi duruyor. Sade öyküleri anlatmak zor bir iştir ve Vavien ekibi bunun üstesinden gelmeyi başarıyor.

Seyircinin ilgisini fazlasıyla hak eden bir film Vavien.
KIRIK AŞKLAR, KIRILMIŞ YAŞAMLAR

Kırık Kucaklaşmalar - Los Abrazos Rotos

Yönetmen ve Senarist: Pedro Almadovar
Oyuncular: Penelope Cruz, Lluis Homar, Blanca Portillo, Jose Luis Gomez



Pedro Almadovar melodram türünü, hayatın gerçeklerini, acı ve tutkularını anlatan öyküler ile harmanlayan nevi şahsına münhasır bir yönetmendir ve değişmeyen bir sinema dili vardır.

Bilmediğiniz, herhangi bir filminden seyredeceğiniz rastgele bir kaç sahneden Almadovar olabileceğini kolaylıkla tahmin edersiniz. Kırmızı renkli bir kadifeye benzer filmleri. Kadife kadar yumuşak, dökümlü ve kışkırtıcı. Tutku, şehvet, kişisel sırlar, aldatışlar, saklı geçmişler, ailenin bir araya gelmesi veya dağılması, ölüm, geriye dönüş, kıskançlık, yalnızlık onun karakterlerini bekleyen akıbetlerdir. Aşk onun için şehvet ve tutku arasında gidip gelen bir tramvaydır. Filmleri sinema sanatına göndermeler ile doludur. ‘Sinema insan yaşamının boşluklarını dolduran, yalnızlığını unutturan bir nesnedir’ der söyleşilerde. Öyküleri ise onun bu iyimser söylemini yalanlar cinsten sert, acımasız, ölümcül yaşamları resmeder. En umulmadık anda ortaya çıkan bir öldürme, insanların yaşamını aniden tersine çevirir. Öldürme sahneleri şematik, ritüalize edilmeden duygudan arınmış olaylar olarak yansır perdeye. Öldürme anının şiddeti onun ilgilendiği bir mevzu değildir. O sadece sebep/sonuç ilişkisi için öldürtür karakterlerini. Tutkunun doyumsuzluğu, cinselliğin sonsuz labirenti içinde tüm kontrolü yitirtir karakterlerine. Her filminin omurgası vazgeçemediği melodramik temeli korur. Her şey onun üzerine inşa edilir. Komedi, gerilim, tutku melodram ile birleşir. Bazı sahneleri TV dizilerinin kitsch görüntülerini andırır. Makyajlı, frapan kadınlar oturup seks, aldatma üzerine geyikler yapar. Kırmızı başta olmak üzere tüm cafcaflı renkleri kullanmayı sever. Olay akışı ara sıra bir Yeşilçam filmi gibi seyreder.

Almadovar’ın son filmi ‘Kırık Kucaklaşmalar’ onun türüne alışkın seyirciyi memnun etmeye yetecek doza sahip. Geçmişteki yaşamını silmiş artık kör bir yönetmen, erkekleri tutkuyla kendisine bağlayan ve kullanan güzel bir kadın, yaşamını bir erkeğe adamış arka planda kalmış diğer bir kadın ve kadınını kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazır kıskanç ve ihtiraslı bir adam. Üstadın sevdiği tüm hasletleri yaşayan dört karakter. Mateo Blanco, takma Harry Caine (Lluis Homar) adıyla filmlere senaryolar yazan kör bir adamdır, aynı zamanda yapımcısı olan sadık arkadaşı Judith‘in yardımlarıyla yaşamını sürdürmektedir. Judith’in oğlu Diego ona senaryo yazımında yardımcı olmaktadır. Bir gün çıkagelen bir adam onun tüm yaşantısını geçmişine götürür. 14 yıl önce yaşanmış ve artık çekmecelerdeki resimlerde, video karelerinde yaşayan bir aşkı anımsatır. O zamanlar ünlü bir yönetmendir Mateo. Bir filminde oynatmak için seçtiği, zengin bir adamın metresi Lena (Penelope Cruz) ile yaşadığı tutkulu aşk tüm yaşamını değiştirmiştir.

Adı gibi kırık bir aşk öyküsü farklı zaman dilimlerine yaptığı atlamalar ile birleştirilerek anlatılıyor seyirciye. Dağınık yapıyı çoğunlukla resimler ve video kayıtları bir araya topluyor. Film genelde film setinde geçiyor. Film içinde film anlatımın temel dokusu oluyor. Almadovar’ın sinema aşkını bir kez daha kör bir yönetmenin kişiliğinde vurguladığı bir öykü. Öykü, karakterlerinin bir yanını hep karanlıkta bırakırken, gerilimli bir atmosfer yaratmayı da ihmal etmiyor.

Almadovar ile dördüncü filmini çeviren Penelope Cruz, muhteşem bir Femme Fatale oynuyor. Fiziği ve oyunculuğu karakterin tüm dünyası ile örtüşüyor. Cruz, İspanya’ya ait filmlere çok daha fazla yakışıyor ve daha iyi oynuyor. Hollywood yapımlarındaki turist duruşu ortadan kalkıyor.

Sinematografisinde ortalama bir Almadovar filmi olarak sıralanabilinir ‘Kırık Kucaklaşmalar’. Yine de onun sinema üslubunu layıkıyla yansıtan demirbaşların önemli bir bölümüne sahip. Birbirinden farklı duygusallığı yansıtan üç ayrı sevişme sekansının inceliğini yakalayabilmek için bile seyretmeye değer.

KİM KİMİNLE NEREDE - WHATEVER WORKS



WOODY ALLEN TEKRAR NEW YORK’TA 


YÖNETMEN: WOODY ALLEN
OYUNCULAR: LARRY DAVID, EVAN RACHEL WOOD 



Woody Allen son filmi ‘Kim Kiminle Nerede’ ile nevrotik büyük kent insanının dünyasına yeniden geri dönüyor. Bu karakterlerini yaşattığı New York sokaklarına yeniden kavuşuyor.


Yönettiği son üç filminde Maç Sayısı, Cassandra’nın Rüyası, Vicky Barcelona' da Avrupa kıtasına göç eden Allen’i, kendisinden çok da alışık olmadığımız konularda haşır neşir olurken izledik. Maç Sayısı ve Cassandra’nın Rüyası'nda da polisiye türüne göz kırpan Allen, Barcelona’da Avrupa hayranlığını yaşayan Amerikalılar ile dalgasını geçiyordu. Egosantrik, mizantropik  arayış içindeki New York bunalmışlarından artık vaz mı geçti derken ‘Kim Kiminle Nerede-Whatever Works’ geldi ve ben, şahsen huzur buldum. Onu bu evrende tanıdık, sevdik. Huysuz entelektüeller, şişik egolar, burjuvanın iki yüzlü dünyasını beyazperde de onun kadar keskin ve eğlenceli eleştiren kimse olmadı denilebilir.

Bu kez alter egosunu Larry David oynuyor. Seinfeld ve Curb Your Enthusiasm gibi TV dizilerinin yaratıcısı olan David yazdıkları, oynadıkları ile Allen’in adeta bire bir kopyası. Çevresi ile uyumsuzluk yaşayan, mesleği olan fizik profesörlüğünü de terk etmiş olan Boris Yelnikoff karakteri tam bir New York nevrotiği. Standart olan her şeyi eleştirirken, kendi standartlarını oluşturmakta zorlanan yaşamın her türlü sırrını fiziğin kuralları içinde açıklamak için çırpınan işin komiği çözdüğüne inanan kibirli bir adam. Buna karşın iki kez başarısız intihar girişimi yapıyor. Felsefe profesörü, lokantacı, yazar, fotoğrafçı gibi elit sınıfa ait arızalı tiplerle dolu bir çevre. Kısacası Woody’den görmeğe alıştığımız takıntılı bir karakteri oynuyor David. Sadece onun kadar sempatik gözükmüyor.

Film, tamamen teatral bir havada akıyor. Boris sık sık seyirciye dönerek içini döküyor. Bu muhabbet ortamı her şeyin bir oyun olduğunu hatırlatıyor izleyene. Allen, muhafazakar kesime bilhassa Cumhuriyetçilere olan eleştirilerini her zamanki şiddetinde sürdürüyor.

Kısaca Woody Allen geçmiş dönemdeki New York filmleri kadar formunda olmasa da, yine klasik üslubunu koruyan, eğlendirmeyi garantileyen bir filme imza atmış.


HOLLYWOOD EMPERYALİZMİ

Hollywood, Hollywood… Los Angeles kentinin kuzeybatısında yer alan bu küçük kasabanın günün birinde dünyanın en önemli endüstrilerinden birisinin merkezi olabileceğini kimse tahmin edemezdi. Yirminci yüzyılın başında Fransa’da ilk filmler çevrilirken Hollywood sakin kasaba yaşamını sürdürüyordu.
Amerikan sinemasının ilk filmleri New York’ta çekilir. Edison 1891'de kamera olarak kullandığı kinetografı bulmuştu, daha sonra da gösterici olarak kinetoskopu bulmuştu. Kinetoskopun filmleri perdeye yansıtabilme özelliği yoktu. Filmi perdeye yansıtmayı ilk kez Lumiere Kardeşler sinematograf ile yansıtmayı başarır. Sinemayı toplumsal bir olaya dönüştürmeyi başaran Lumiere’ler sinemanın mucidi olarak anılır.

Sinemada kullanılan tüm aletlerin patent hakları Thomas Edison’a aitti. New York ve çevresinde çekicilerin ve oynatıcıların izinsiz kullanımlarında onun için çalışan avukatlar ordusundan tazminat ödemeden kurtulmak mümkün değildi. Kaliforniya’da Edison ve şürekasının etkinliği azdı, en kötü ihtimalle sınırı geçerek Meksika’ya kaçmak da kötü bir alternatif sayılmazdı. Bilim insanı olmanın yanında iyi bir ticari zekaya sahip Edison, tekelci anlayışı ile gelecekte kısaca Hollywood olarak anılacak bir sinema endüstrisinin kuruluşuna neden oluyordu. Girişken bir iş adamı olan Cecile B. de Mille film stüdyosu kurabilecek iyi bir yer arıyordu. Ortağı Jesse L. Lasky ile Chicago ve New York’ta açtıkları iki stüdyodan istedikleri randımanı alamamışlardı. Kalabalık merkezlerin uzağında stüdyo açmak için yola çıkarlar. New York’tan yola çıkarak tüm Amerika’yı baştan sona dolaşırlar. Düşündükleri özellikte bir yeri bulamazlar. En son geldikleri Los Angeles’ta geriye dönüş için iki gün tren beklemek zorunda kalırlar. Beklerken çevrede sessiz, kendi halinde bir kasaba olan Hollywood’u keşfederler. Ve burada bir stüdyo kurulabileceğini düşünürler. Ortağı ile ceplerindeki on bin doları bir ahıra yatırırlar ve ilk Hollywood stüdyosu kurulmuş olur.

Lumiere sinema için ‘bu geleceği olan bir iş değil, çok panayır işi, sürse sürse altı ay, bilemedin bir yıl sürer’ der. Haklıydı, Grand Cafe'deki ilk gösteriden 18 ay sonra Lumiere ve arkadaşlarının filmleri artık ilgi görmez olmuş, açılmış olan birkaç sinema da kapanmıştı. Sinema artık seyyar satıcıların köylerde gösterdikleri sihirli fenere dönüşmüştü. 1897 yılında yayımlanan bir ilan sinemanın kaderini değiştirir: ‘Melies ve Reulos ile sanat sahneleri, akılları durduracak buluşlar, tiyatro sahneleri ile yeni bir sinema anlayışı, sokak ve günlük hayat değil sanat göreceksiniz’. George Melies 35 yaşlarında bir sihirbazın kurduğu tiyatroyu yönetmekteydi. 1897 yılında Paris dışında stüdyo kurarak filmler yapmaya başlar. Tiyatro deneyimini sinemaya aktarmaya başlar. Senaryo, oyuncular, kostüm, tiyatro gibi bölümler sinemanın değişmeyecek unsurları olarak ilk Melies tarafından uygulanır. Ona göre sinema, tiyatro sahnesi ile fotoğraf stüdyosunun birleşimiydi. Stüdyoda sahnenin bütününü çekecek şekilde kamerayı stüdyonun sonuna koyuyordu. Montaj anlayışı ise Lumiere’den tamamen farklı idi o tesadüfen keşfettiği film hilelerini kullanıyordu. Çektiği bir filmde Madeleine-Bastille seferi yapan bir otobüs aniden cenaze arabasına dönüşür. Gerçekte bu hile tesadüfen ortaya çıkar, pelikül tutukluk yapınca makine durmuş fakat çekimi yapılan araçlar durmamıştı, makine tekrar çalıştığında otobüsün yerini bir cenaze arabası almıştı. Bu rastlantı film hilelerinin başlangıcı olur. Melies daha sonra bu tekniği ‘Yok edilen Kadın’ filminde bilinçli olarak kullanır. Melies hayal ürünü sinemanın öncüsüdür, büyük mizansenli sahnelerin çekimi, bilinçsizce de olsa plan geçme, travelling, büyük plan gibi sinemanın temel özelliklerini ilk kullanan olmuştur. Büyük mizansenli tarihi filmleri ilk çeken Cecil B. De Mille onun açtığı yoldan yürümüştür.

Edison’a bağlı çalışan Edwin S. Porter ilk dönemin en önemli Amerikalı yönetmeni olarak dikkat çeker. Henüz kameralar çok az film aldığı için uzun gösterimler mümkün değildi. Bu durumda bile hikayenin bölümlere ayrıldığı western ve komediler en fazla çekilen ilk konulu filmler olur. Porter’ın 1903 yapımı ‘Büyük Tren Soygunu’ erken dönemin en önemli Amerikan klasiği olur. Kamera hareket halindeki trenin üzerine yerleştirilir, at sırtında soyguncuların patlayan silahları, tren içi sahneler, dışarıda hareket eden dekorlar sinema tarihinin ilk aksiyonunu sunar. Finalde soyguncunun silahını seyirciye doğrultarak ateş etmesi bazı salonlarda aşırı heyecana yol açar.

Tam bu yıllarda Fransa haftada bir düzine filmi ABD’e satıyordu, filmler gibi teknolojide Avrupa’dan ihraç ediliyordu. Ayrıca Güney Amerika pazarına da Fransa ve İtalya hakimdi. Kurulan ilk Film Patent Şirketine film hakları devredilmeden Amerika içi dağıtım ve gösterime izin verilmemeye başlanır. Fransız kameralarının ve teknik gereçlere gümrüklerde sudan sebeplerle zorluk çıkartılmaya ve sokulmamaya başlanır. Çok geçmeden kurulan MPPC karteli tüm teknik donanımın ve filmlerin satış haklarını ele geçirir. Artık bu kartel devreye girmeden bir filmin Amerika içi gösterimi mümkün değildir.1910 yılında yapılan anti-tröst yasasına kadar MPPC karteli Amerika’daki tüm piyasayı ele geçirir, dünya piyasasının ise yüzde seksenine hükmeder. 1915‘de ihraç edilen film uzunluğu 160 milyon feet olurken ithal edilen 7 milyon feet’e düşer. 1916 yılında devlet tarafından film bölümü kurulur, ülke içinde tröstleşme yasaklanırken yabancı ülkelerde kurulmasına engel olunmaz. Bu şekilde ululararası dağıtım tekeli ortaya çıkar. 1920’de Hollywood 36 farklı dilde alt yazı ile film üretmeye başlar. Sesli filmlerin başlamasıyla birlikte yabancı dilde ilk olarak İspanyolca seslendirmeler başlar. Sesli film standart olduktan sonra İngilizce konuşmayan ülkeler müzikal filmler ile memnun edilir. Müzikal filmlerin plakları da yan bir sektör olarak müzik endüstrisini beslemeye başlar. Doğu kıyısında yerleşmiş büyük firmaların sahibi olan Joseph Kennedy ‘filmler diğer Amerikan endüstrisinin ürünleri için sessiz satış elemanları olarak hizmet etmektedirler’ diyordu. 1930 yılında Amerikan filmlerinin satılan her bir cm feet uzunluğundaki parçası dünyanın bir yerlerinde üretilen malların 1 dolarlık bölümünün satışını yapmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın patlaması ile birlikte satışlar düşer. Bu kez Hollywood başka yollara başvurur. Örneğin Mussolini İtalya’sını güzel, faşizmi öven filmler yaparak İtalya’ya satarlar. Savaş sonrası film satışları patlar, insanlar savaşın yaralarını, moral bozukluğunu gidermek için bol bol film seyretmeye başlar. Hollywood’un egemenliği sadece ticari anlamda değil kültürel ve politik anlamda da gittikçe büyüyen bir ölçekte artar. Hiçbir ülke Hollywood’un kendilerini politik olarak kötü olarak göstermesini istemez. Bir ‘Geceyarısı Ekspresi’ filminin ülkemizde medyayı ne kadar uzun süre oyaladığını hatırlayalım. Her yıl birkaç ülke mutlaka kendilerini kötü gösterdiği için Hollywood’u protesto eder, kota koymakla veya Amerikan mallarını yasaklamakla tehdit eder. Tabi ki bu çıkışlar uzun süreli olmaz. Kültür emperyalizminin pazarlamasında direk olarak rol oynayan ABD hükümetleri bu tür tepkilerin uzun süreli olmasını engeller.

Altmışlı yıllarda Avrupa Sineması silkelenir. Fransa ve İtalya, Yeni Dalga etkisiyle etkileyici bir sinema dili yakalar ve salonlarda Amerikan Filmleri ile yarışmaya başlar. Rus ve Slav sineması da atağa kalkar. Bu uzun sürmez; seksenli yılların başında Hollywood teknolojik alanda yaptığı dev yatırımlar ile şaha kalkar. Artık salonlarda muhteşem efektler ile süslü filmler seyirciyi etkilemekte, uluslararası satış ve pazarlamada buldukları yasal boşluklar ile endüstri her geçen gün yatırımının kat ve kat fazlasını kazanmaktadır. Bazı Avrupa ülkeleri kendi film endüstrilerini koruyabilmek için Hollywood filmlerine kota koyar. Bu yasaklamanın önde gelen ülkelerinden Fransa 1993 yılında Amerika ve AB ülkeleri dahil toplam 116 ülke arasında yürürlüğe giren DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) anlaşmasından kültür ürünlerini pazarlık kapsamından çıkartır. Fransa Dışişleri Bakanı Juppe Amerika’yı ‘entelektüel terörist’ olmakla suçlar. Amerika bu anlaşma pazarlıkları kapsamında bir adım daha öteye giderek anlaşma kapsamındaki ülkelerde sinema sanatına devlet sübvansiyonlarını kaldırtmak ister. Dönemin Fransa Kültür Bakanı Jacques Touban kültürün çoğulculuk ve çeşitlilik olduğunu, bu zenginliği sınırlandırıcı tedbirlerin söz konusu olamayacağını söyler. Uzun pazarlıklar sonucu Fransa kazanır ve kültür ürünleri anlaşma dışında kalır. Amerikan sineması ekonomik olarak sürdürdüğü üstünlüğü din, milliyetçilik, özgürlük gibi kavramlar üzerine olan propagandist eğilimli filmleri uygun zamanlarda gösterime sokarak kültür emperyalizmindeki hakimiyetini de sürdürmektedir. 
Emin Yeginboy

FUTBOLSUZ BİR SİNEMA OLUR MU?



Seyrettiğim ilk futbol filmi, çocuk yaşlarımda, Metin Oktay’ın yaşamını anlatan   " Taçsız Kral " (1961) oldu. Efsane golcünün bizzat kendisini oynadığı filmde topu ' doksana takma ' antremanları hala gözlerimin önünden geçen sahnelerdir. İkincisi ise yıllar sonra seyrettiğim " Özgürlüğe Kaçış-The Great Escape " oldu.

Tam anlamıyla bir futbol şöleniydi. Futbol tutkunları için maçların televizyonlarda yaygın olarak gösterilmediği yıllarda Pele, Bobby Moore, Ardiles gibi efsane oyuncuların rol aldığı filmi seyretmek büyük olaydı.İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kampında tutsak tutulan bir grup futbolcunun Alman Subaylarını 4-0 geriden gelerek 5-4 yenmesini anlatıyordu. Esas planları devre arasında yüzme havuzunun dibine açılmış bir tünelden sıvışarak özgürlüğe kavuşmaktır. Fakat kazanma hırsı onların kaçışı değil, oynamayı tercih etmelerine neden olur. John Huston gibi bir ustanın çektiği film tüm zamanların en beğenilen ve bilinen futbol filmi oldu. Pele’nin kırık kolla attığı röveşata golü nasıl hafızalara kazınmaz?

Huston’ın Zoltan Fabri’nin en iyi filmi olarak gösterilen ‘Cehennemde İki Devre’ (1961) filminden bir hayli esinlendiğini de göz ardı etmemek gerekir. Arşivlere göz atıldığında futbol üzerine film sayısının hatırladıklarımızdan çok daha fazla olduğu görülür. Yine de büyük stüdyoların ve yapımcıların bu konuda motivasyon eksikliği çok belirgin. Hollywood’un Amerika’da çok popüler olmayan soccer (futbol) ile son yıllara dek çok ilgilenmediği bir gerçek. Diğer taraftan her hafta yirmi kamera ile canlı yayınlanan bir doksan dakikayı heyecan içinde yaşayan, her futbolcunun türlü duygusal tepkisini yakın plan anında izleyen seyirciye sinemanın sunacağı fazla bir şey kalmıyor. Aynı renklere gönül vermiş arkadaşlarıyla heyecanı, sevinci ve üzüntüyü her hafta paylaşan bir taraftar için kurgusal futbol filmi belgesel kadar soğuk kalır. Beyazperde de gördüklerinin onun adrenalinini yükseltmeye gücü yetmez.
Mahalle yaşantısını ve futbolu harmanlayan bizden yapımlar da oldukça fazladır. Futbolu fena halde hayata benzeten ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’(2000) Bursa Esnafspor’un şampiyonluk mücadelesi çevresinde, sığ ve küçük yaşamları mükemmel yansıtır. Dram ve gülmecenin aynı çerçevede yer aldığı başarılı bir Serdar Akar filmi olarak hatırlanır. Kemal Sunal ‘ın Gol Kralı Şaban’ı veya ‘Gülşah-Küçük Anne’ gibi filmlerde futbol hep vardır. Metin Oktay’ın kendi yaşamını canlandırdığı Taçsız Kral’dan sonra 1962 de futbol ve futbolcu Suphi Kaner ‘in baş rolde oynadığı ‘Gol Kralı Cafer’ güldürüsünde beyazperdeye yansır. İki kişilikli bir karakter olan Cafer hem kahveci çırağı hem de ünlü kaleci Melih’tir. ‘L’Inafferabile-12’ adlı İtalyan komedisinin yerli uyarlaması olan filmi Hulki Saner yönetir ve Yeşilçam’ın Vahi Öz, İsmail Dümbüllü gibi ustaları rol alır. Yaşamı olaylar ile dolu olan kaleci Varol Ürkmez oyunculuğa geçtikten sonra artistik uçuşlarını filmlerinde de göstermeye başlar. ‘Şekerli misin Vay Vay’ filmi için Fenerbahçe-Altay maçında çekim yapılırken Varol Lefter’in sıkı bir şutunu havada lastik gibi kıvrılarak kurtarır. Lefter tüm ciddiyetiyle hakeme gider ve ‘Bre hakem bey, burada maç mı oynuyoruz yoksa film mi çekiyoruz? Şu Varol denen adama baksana kaleci değil aktör be’der. Ünlü futbolcuların Yeşilçam serüvenleri Nejat Saydam’ın yönettiği ‘Şenol Birol Gool’ ile devam eder. Kemal Sunal’ın unutulmaz filmleri arasında yer alan ‘Gol Kralı-İnek Şaban’ kendine özgü tiplemeleriyle futbolu tüm karakterleriyle karikatürize eder.




Kulüp tutkusunu taraftarların yaşam şekliyle anlatan filmler genelde İngiltere kökenli sinemacıların imzasını taşıyor. ‘Green Street Holligans’ (2005)West Ham taraftarları üzerinden holiganizmin tehlikeli dünyasını, genç yaşamların nasıl kaydığını anlatırken genç yönetmen Lexi Alexandre bu huzursuz insanların atmosferini mükemmel yansıtır. Son yıllarda iyi bir çıkış yakalamış olan genç yönetmenlerden Nick Love’un yönettiği Football Factory (2004) holiganizme sığınmış sosyal sorunlu insanların hikayelerini anlatır. Nıck Hornby’nin aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan ‘Fever Pitch-Futbol Ateşi’ tutkulu bir taraftar olmayı neşeli bir dille anlatıyordu. Futbol tutkusuyla işsizliğin sorunlarını unutmaya çalışan bir avuç insanın öyküsünü anlatan ‘Adım Joe- My Name is Joe’ ise Ken Loach etiketi taşıyan Pete Mullan’ın mükemmel oyunculuğuyla ruhunu yakalayan, anılması gereken bir film. Purely Beter-Daha İyisi Can Sağlığı (2000) 15 ve 17 yaşında iki New Castle taraftarının sezonluk bilet satın alabilmek için para biriktirme mücadelesini anlatan bir film. Ünlü golcü Alan Shearer’nda kısa bir rolünün olduğu film, taraftarlığı mizahi bir dille ele alıyordu.

Futbol konusuna Uzak Doğu sinemasının da kayıtsız kalması düşünülemez. Japon yönetmen ‘Shaolin Futbolu’ eski bir futbolcunun Kung-Fu öğrencilerinden futbol takımı kurmasını anlatır. Takım fantastik uçuşlar eşliğinde attığı goller ve çalımlar ile profesyonelleri yenilgiye uğratır. Japon imzalı manga filmler küçük yaştaki seyircileri televizyon karşısında etkileyen kahramanlar yarattı. Küçük Golcü ve Strikers gibi diziler futbolu çocuklara sevdirmeyi amaçlıyordu.

Wim Wenders imzalı Peter Handke öyküsünden sinemaya uyarlanmış olan ’Kalecinin Penaltı Endişesi- Die Angst des Tormanns beim Elfer’, Richard Harris’in son dönemine gelmiş bir futbolcuyu canlandırdığı ‘Futbolcunun Sonu-Bloomfield’ futbolu karakterlerinin yaşamında bir parça olarak işleyen filmler oldu.
Futbolsuz bir yaşamın düşünülemeyeceği bir dünya düzeninde futbolsuz bir sinema da düşünülemez.


Emin Yeğinboy




 Amerikan Sinemasının En İyi 50 Filmi


İyi filmi seçmek için bilimsel bir yöntem yok ama duygusal yöntemler de genel geçer değil. Belki bu nedenle en iyi filmlerden oluşan bir liste hazırlamak için en çok başvurulan yöntem, o filmin popülaritesine bakmak. Örneğin oylama yöntemiyle en sevilenler belirlenebilir. Ya da en iyi hasılatı yapanlar... Sonuçtan memnun olmayabilirsiniz ama mevcut listeden çıkarımlar yaparak fikir oluşturmak ya da fikir beyan etmekte özgürsünüz...

Aşağıdaki listede yer alan 50. sırada olanla 1. sırada olan filmler arasında ne fark olduğunu açıklayabilmek çok güç ama mevcut liste üzerinden bilinen istatistiksel yöntemleri kullanarak bazı çıkarımlar yapabiliriz.

Örneğin 70’li yılların sinema adına en verimli on yıl dilimi olduğu söylenebilir. Zira, ‘The Godfather Part II- Baba-II’, ‘Chinatown - Çin Mahallesi’, ‘Jaws’, ‘One Flew Over the Cuckoo’s Nest - Guguk Kuşu’, ’Taxi Driver - Taksi Şöförü’, ‘Apocalypse Now- Kıyamet’, ‘A Clockwork Orange - Otomatik Portakal’, ‘Annie Hall’, ‘The Sting’, ‘Alien’, ‘M*A*S*H’, ‘Star Wars- Yıldız Savaşları’ ve ‘Animal House’ gibi listeye giren ve dahi giremeyen bir çok iyi film bu on yıl dilimi içinde çekildi. Bu durum da şu yorumu getirebilir: 70’li yıllar kültürel ve teknolojik birikimin beyazperdeye çarptığı yıllardır. Belki.
Listeden çıkarılacak bir başka sonuç da yönetmenlerin üretim kapasiteleriyle ilgili. Örneğin Stanley Kubrick,
Francis Ford Coppola ve Elia Kazan’ın üçer filmi en iyi 50 arasına girmeyi başarmış. Alfred Hitchcock, Martin Scorsese, Steven Spielberg, David Lean, Ridley Scott ve Victor Fleming de ikişer filmle listenin gözdeleri. Buradan çıkacak sonuç aslında ortada. Bazı yönetmenler film yapıyor, bazıları da iyi film yapıyor. Tabii bu söylenenlerin hepsi Amerikan sineması için geçerli.
Heyecanı artırmak adına son sıradan başlıyoruz ama sürprizlerden hoşlanmıyorsanız yetenekli farenizi sayfanın sonuna kaydırarak büyüyü bozabilirsiniz.

50: National Lampoon’s Animal House
Yön: John Landis (1978)
Oyn: John Belushi,
Tim Matheson

49: Star Wars/The Empire Strikes Back / Yıldız Savaşları
Yön.:
George Lucas/Irvin Kershner (1977/80)
Oyn.: Mark Hamill,
Carrie Fisher

48: Wings of Desire
Yön.:
Wim Wenders (1987)
Oyn.: Bruno Ganz, Solveig Dommartin
Marlon Brando, Baba filminde

47: M*A*S*H / Cephede Eğlence
Yön.:
Robert Altman (1970)
Oyn.:
Donald Sutherland, Elliott Gould

46: Wuthering Heights
Yön.: William Wyler (1939)
Oyn.: Merle Oberon, Laurence Olivier

45: Alien / Yaratık
Yön.:
Ridley Scott (1979)
Oyn.:
Sigourney Weaver, Tom Skerritt

44: Brazil
Yön.: Terry Gilliam (1985)
Oyn.:
Jonathan Pryce, Robert De Niro

43: Dr. Strangelove
Yön.: Stanley Kubrick (1964)
Oyn.: Peter Sellers, George C. Scott

42: The Big Chill
Yön.:
Lawrence Kasdan (1983)
Oyn.:
William Hurt, Glenn Close

41: The Godfather / Baba
Yön.:
Francis Ford Coppola (1972)
Oyn.:
Marlon Brando, Al Pacino

40: Jaws
Yön.:
Steven Spielberg (1975)
Oyn.: Roy Scheider, Richard Dreyfuss

39: Singin’ in the Rain
Yön.: Stanley Donen, Gene Kelly (1952)
Oyn.: Gene Kelly, Debbie Reynolds

38: The Sting
Yön.: George Roy Hill (1973)
Oyn.:
Paul Newman, Robert Redford

37: Chinatown / Çin Mahallesi
Yön.:
Roman Polanski (1974)
Oyn.:
Jack Nicholson, Faye Dunaway

36: Ben-Hur
Yön.: William Wyler (1959)
Oyn.:
Charlton Heston

35: Pulp Fiction / Ucuz Roman
Yön.:
Quentin Tarantino (1994)
Oyn.:
Uma Thurman, John Travolta


Tarantino'nun kült filmi

34: 2001: A Space Odyssey/ 2001 Uzay Yolu Macerası
Yön.: Stanley Kubrick (1968)
Oyn.: Keir Dullea, Gary Lockwood

33: The Bridge on the River Kwai / Kwai Köprüsü
Yön.: David Lean (1957)
Oyn.: William Holden, Alec Guinness

32: Breakfast at Tiffany’s
Yön.: Blake Edwards (1961)
Oyn.: Audrey Hepburn, George Peppard

31: Raging Bull / Kızgın Boğa
Yön.:
Martin Scorsese (1980)
Oyn.:
Robert De Niro, Cathy Moriarty

30: West Side Story / Batı Yakasının Hikayesi
Yön.: Jerome Robbins, Robert Wise (1961)
Oyn.: Natalie Wood, Richard Beymer

29: Rear Window / Arka Pencere
Yön.: Alfred Hitchcock (1954)
Oyn.: James Stewart, Grace Kelly

28: All About Eve / Eve Hakkında Herşey
Yön.: Joseph L. Mankiewicz (1950)
Oyn.: Bette Davis, Anne Baxter

27: A Streetcar Named Desire
Yön.: Elia Kazan (1951)
Oyn.:
Marlon Brando, Vivien Leigh

26: One Flew Over the Cuckoo’s Nest/ Biri Guguk Kuşunun Yuvasının Üzerinden Uçtu
Yön.:
Milos Forman (1975)
Oyn.:
Jack Nicholson, Louise Fletcher

25: Annie Hall
Yön.:
Woody Allen (1977)
Oyn.:
Woody Allen, Diane Keaton

24: A Clockwork Orange / Otomatik Portakal
Yön.: Stanley Kubrick (1971)
Oyn.:
Malcolm McDowell, Patrick Magee

23: The Philadelphia Story
Yön.: George Cukor (1940)
Oyn.: Cary Grant, Katharine Hepburn

22: Duck Soup
Yön.: Leo McCarey (1933)
Oyn.: Groucho Marx, Harpo Marx

21: The Graduate / Aşk Zamanı
Yön.: Mike Nichols (1967)
Oyn.:
Anne Bancroft, Dustin Hoffman

20: To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek
Yön.: Robert Mulligan (1962)
Oyn.: Gregory Peck

19: On the Waterfront / Rıhtımlar Üzerinde
Yön.: Elia Kazan (1954)
Oyn.:
Marlon Brando, Karl Malden

18: Some Like it Hot / Bazıları Sıcak Sever
Yön.: Billy Wilder (1959)
Oyn.: Jack Lemmon, Tony Curtis

17: Apocalypse Now / Kıyamet
Yön.:
Francis Ford Coppola (1979)
Oyn.:
Martin Sheen, Marlon Brando

16: Taxi Driver / Taksi Şoförü
Yön.:
Martin Scorsese (1976)
Oyn.:
Robert De Niro, Jodie Foster

15: Cinema Paradiso
Yön.:
Giuseppe Tornatore (1988)
Oyn.: Antonella Attili, Enzo Cannavale

14: Gentleman’s Agreement
Yön.: Elia Kazan (1947)
Oyn.: Gregory Peck, Dorothy McGuire

13: Gone With the Wind / Rüzgar Gibi Geçti
Yön.: Victor Fleming (1939)
Oyn.: Clark Gable, Vivien Leigh

12: American Beauty / Amerikan Güzeli
Yön.:
Sam Mendes (1999)
Oyn.:
Kevin Spacey, Annette Bening

11: Shawshank Redemption / Esaretin Bedeli
Yön.: Frank Darabont (1994)
Oyn.:
Tim Robbins, Morgan Freeman

10: Schindler’s List /
Yön.:
Steven Spielberg (1993)
Oyn.:
Liam Neeson, Ben KingsleyFargo

9: Fargo
Yön.: Joel Coen (1996)
Oyn.:
William H. Macy, Frances McDormand

8: Lawrence of Arabia / Arabistanlı Lawrence
Yön.: David Lean (1962)
Oyn.: Peter O’Toole, Alec Guinness

7: Blade Runner
Yön.:
Ridley Scott (1982)
Oyn.:
Harrison Ford, Rutger Hauer

6: The Usual Suspects / Olağan Şüpheliler
Yön.:
Bryan Singer (1995)
Oyn.:
Kevin Spacey, Gabriel Byrne

5: The Godfather, Part II / Baba II
Yön.:
Francis Ford Coppola (1974)
Oyn.: Al Pacino,
Robert De Niro

4: Casablanca
Yön.: Michael Curtiz (1942)
Oyn.: Humphrey Bogart, Ingrid Bergman

3: Psycho / Sapık
Yön.: Alfred Hitchcock (1960)
Oyn.: Anthony Perkins, Vera Miles

2: The Wizard of Oz / Oz Büyücüsü
Yön.: Victor Fleming (1939)
Oyn.: Judy Garland, Ray Bolger

1: Citizen Kane / Yurttaş Kane
Yön.:
Orson Welles (1941)
Oyn.:
Orson Welles, Dorothy Comingore

YARALI YÜZ-SCARFACE (1983)


YÖNETMEN: BRIAN DE PALMA
OYUNCULAR: AL PACINO, MICHELLE PFEIFER STEVEN  BAUER,MARY ELISABETH MASTRANTONIO.
‘Yaralı Yüz-Scarface’ 1983 yılında gösterime girdiğinde, gelecekte modern klasikler arasında gösterilecek bir film olabileceğini kimse tahmin edemezdi. İlk seyredişimde sinema salonundan çıkarken, yumruk yemiş gibi sersemlemiştim. Filmdeki şiddet sık rastlanır cinsten değildi, anlatımın alıştığımız stilize gangster filmleri ile benzeşen hiçbir yönü yoktu. O yıllarda esen ‘Baba-Godfather’ın destansı havasından, sempatik gelen mafya karakterlerinden sonra acımasız Tony Montana hiç hoşlanılacak bir tip değildi. Al Pacino’nun gerçek bir tragedya kahramanına dönüştürdüğü Montana zamanla sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisi oldu.Tek bir esprinin olmadığı iki saat boyu, onun ifadesiz bakışlarını, ani patlayışlarını seyretmek ürpertici bir etki bırakıyordu. Havana’nın arka mahallerinden göçmen olarak iltica ettiği bir ülkede, uyuşturucu kartelinin üst basamaklarına tırmanan, tırmandıkça sertleşen, görgüsüzleşen bu anti kahraman Pacino’nun dışa vurumcu performansı ile tartışılan bir kahraman oluyordu. Montana Pacino’nun kariyeri boyu gölgesinden kurtulamadığı bir figür oldu. Bir çok eleştirmen Pacino’nun performansını abartılı hatta karikatürize buldu. Bazıları bu kadar kötü bir performasın nasıl bir kült kahramana dönüştüğünü anlayamadı. Hele konuştuğu garip lehçe komik bulundu. Sinema tarihinin ‘fuck’ kelimesinin (226 kez) en fazla kullanıldığı film olarak da ünlenir Yaralı Yüz.  
Brian De Palma birbirinden farklı türlerde  filmler yapmayı seven bir yönetmen Hitchcockvari bir gerilimden, Mars’a yolculuk yapan bir maceraya atlar. 1932 tarihli filmin tekrar çevirimi olan Yaralı Yüz’ün orijinal mekanını Chicago’dan Miami’e taşır. Kahramanını sevimsizleştirmek için elinden geleni yapar. İstediği özenilecek bir gangster değildir o gerçek yaşamdaki gibi bir pisliği yansıtmak ister. Amacına da ulaşır. Banyoda elektrikli testere ile yapılan katliam kolay kolay dayanılacak sahneler değildir. O yıllarda  kokain çok yaygın olmadığı için filmlerde de sık görülmezdi. Palma ise masa üstü dolusu kokaini çektirir anti kahramanı Montana’ya. Sosyal bir drama olarak tasarladığı öykü  bir tragedyaya  dönüşür.Senaryonun Oliver Stone’un kaleminden çıktığını da unutmamak gerekir. Stone’un her türlü yeteneğini radikalce kullandığı yıllardır. 
Filmin en olgun performanslarından biri  o yıllar için daha tanınmamış bir oyuncu olan Michelle Pfeifer’den gelir. Montana’nın sevgilsi Elvira’yı oynarken adeta döktürür. Bir mafya sevgilisi ancak bu kadar soğuk, ifadesiz ve gerçek oynanır. Soğuk güzelliğini mesafeli oyunculuğu ile birleştirir. Montana’nın bir meta olarak gördüğü Elvira isyanını ara sıra patlamalar ile gösterir. Restoranın ortasında Montana ile yaptıkları şiddetli kavga onun isyanlarından birisidir. Montana’nın ortağı, kaderini paylaşan adam Manuel Ray’ı canlandıran Steven Bauer performansı ve fiziği ile son derece inandırıcı bir karakterdir. Kızkardeşi Gina’yı oynayan (Mary Elisabeth Mastrantonio) sıcak oyunculuğu ile tam bir latin dilberidir. Tony’nin kızkardeşine uyguladığı baskı tam ortaya çıkmayan bir ensest aşk yönündedir.  
Yaralı Yüz’ün geçen süre içinde nasıl bir kült filme dönüştüğü net olarak yanıtlamayan bir soru olarak kaldı. Seyircinin sinemada gittikçe artan şiddeti kanıksaması, filmin artan popülaritesinin en büyük gerekçelerinden birisi oldu. Şiddeti estetize ederek herkesin seyredebileceği şekle dönüştüren Kill Bill, Testere, Rezervuar Köpekleri, Old Boy, The Killer, Rambo karşısında Yaralı Yüz sıradan bir şiddet filmi kalır.  

CLINT EASTWOOD   

Western Kahramanlığından Yönetmenliğe


Clint Eastwood’un ikon mertebesine yükselmiş ender aktörlerden birisi olduğu tartışılmaz. Canlandırdığı karakterlerde ruh ve fizik bütünlüğünü tamamlayan, bir filmi çoğu kez tek başına taşıyan bir oyuncu oldu. Yıllar geçtikçe oyuncu olarak ulaştığı unutulmazlık mertebesine yönetmenliğini de taşıyan bir sinema efsanesine dönüştü...
Akademi onu oyuncu olarak takdir etmedi fakat yönetmen olarak ona iki kez Oscar heykelciğini verdi. 1992’de ‘Unforgiven-Affedilmeyen’ ve 2002’‘de ise ‘Million Dollar Baby-Milyonluk Bebek’ kendisine en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini kazandırdı. Rolü olsun olmasın çekimlerin her anını sete geçiren bir aktör olmasının anlamı yıllar sonra ortaya çıkar. Aslında oyuncu olarak başarıdan başarıya koştuğu yıllarda bile gönlünde yatan aslan hep yönetmenlik olmuştu. Meslektaşı Meryl Streep onun başarısının sırrını şöyle yorumluyor: ‘Onun hep gizemli bir yanı oldu ve ciddiyetini korudu’. Onun bu gizemli ve işinde ciddiyetini hep koruması belki çocukluğuna denk gelen depresyon yıllarının bir eseri. Yokluk, çaresizlik, iş peşinde o şehir bu şehir dolaşan ebeveynler, bir yerde uzun süreli dost edinecek kadar kalamamanın sıkıntısı… Bu yılların sıkıntısını kendi yönettiği ‘Honkytonk Man’de (1992) beyaz perdeye yansıtır. Otuzlu yılların atmosferinde alkolik Country şarkıcısı Red Stovall’ın derbeder yaşantısını anlatan filmde, kendi öz oğlu Kyle şarkıcının yeğenini oynar. Kyle, yokluk yıllarında Eastwood’un kendi çocukluğunda benzer sıkıntılar içindedir. Tennesse’ye giden yolda her geçen gün sağlığı daha fazla bozulan Red’e eşlik etmektedir. Filmografisinde çok özel bir yere oturtulmayan bu film Eastwood için muhakkak başka anlamlar taşımaktadır.


Ellili yılların ortalarından itibaren başladığı aktörlükte ilk yılları büyük kariyer için çok umut verici geçmez. B sınıfı filmlerde arka rollerde oynar. 'Tarantula' (1955) gibi sıradan bilimkurguda jet filosunun bir pilotunu ve 'Francis In The Navy' (1955) gibi ses getirmeyen savaş filminde sıradan bir çavuşu canlandırır. Oynadığı roller ne kadar geri planda olursa olsun yakışıklılığı ve karakteristik yüz hatlarıyla dikkat çeker. Universal stüdyolarının açtığı aktörlük kurslarına iki yıl süresince devam eder. Daha o zamanlar tanınmamış bir aktör olan Marlon Brando kurs arkadaşı olur. TV için çekilen ‘Rawhide’ adlı bir western dizisinde yedi yıl boyunca rol alır. Farklı oyuncular ile sürekli oynama, aktörlüğün inceliklerini öğrenmesinde çok yardımcı olur. Hep aynı karakteri oynamaktan sıkılmasına karşın cazip bir teklif almadan diziden ayrılmak istemez. 1964 yılında Sergio Leone adında tanınmamış bir İtalyan yönetmen İspanya’da çevireceği bir westernde Eastwood’a başrol teklif eder. Gerçekte James Coburn çok pahalı geldiği için ona bu teklif yapılır. Her şey riskli gözükmektedir; Amerika dışında bir kovboy filmi, tanınmamış bir yönetmen, lisan sorunu, dizideki sürekli işinden ayrılmak gibi… Dizide giydiği çizmeleri, kısa sigaralarını yanına alarak İspanya’ya gider. Akira Kurosawa’nın başyapıtı ‘Yojimbo’ esintileri taşıyan 'Bir Avuç Dolar İçin - A Fistfull of Dollar' (1964) tüm dünyada beklenmedik bir ilgiyle karşılaşır. Ve tüm dünyaya yeni bir western karakteri tanıtır. Adsız bir yabancıdır, şapkasının altından tüm dünyaya kısık gözlerle bakar, genizden gelen fısıltıyı andıran sesiyle az ve öz konuşur, tabancasını çekmeden pançosunu omzuna şöyle bir savurur, efkarını cebindekini kısa sigaralar ile dağıtır. Yerleşik ahlak kuralları umurunda değildir, onun dünyası sıkıştığında düşmanını arkadan vurabilen, dostu olmayan esrarlı bir silahşörün dünyasıdır. Hollywood’un yarattığı dürüst, ahlakçı, örnek kahraman şablonu karşısında ironik bir karşıt olarak durur. Bu filmle birlikte çarpıcı müziği, abartılı karakterleri ve bol kurşunlarıyla rötuşlanan western türüne spagetti sözcüğü eklenir. Bir İtalyan yönetmenin imzasını taşıyan bir westerne zaten daha farklı bir tanımlama yakıştırılamazdı. Bir John Ford westerninde pencereyi açan bir adam önünde uzanan yeşil ovayı seyreder, Leone‘de ise adam alnının tam ortasına kurşunu yer. İngilizce bilmeyen Leone ve İtalyanca bilmeyen Eastwood arasında diyalog sayılı kelimeler ile sınırlı kalmasına rağmen mükemmel bir işbirliği ortaya çıkar. İkilinin daha sonra çektiği 'Birkaç Dolar İçin', 'İyi Kötü ve Çirkin' tüm dünyada hasılat rekorları kırar ve Spagetti Westerni bir alt tür olarak sinema tarihine kazır.


Eastwood altmışlı yılların sonunda ülkesine bir yıldız olarak geri döner. Leone’nin western anlayışını temel alarak kendi filmlerini çekmeye başlar. 'Onları Yükseğe As-Hang’em High' (1968) ve 'Kasabadaki Yabancı-HighPlains Drifter' (1973) gibi westernlerde yalnız, kuralsız, anti kahraman silahşör ikonunu Hollywood’a taşır. Kariyerini en fazla etkileyen ikinci yönetmen Don Siegel ile ilk çalışması 'Coogan'ın Blöfü-Coogan’s Bluff' (1968) ikincisi ise 'Sarah İçin İki Katır-Two Mules for Sister Sarah' (1970) filmiyle olur. 'Kadın Affetmez-Beguiled' (1971) iç savaştan kaçarken yaralı olarak bir kız okulunda tutkulu kadınların arasına düşen askerin dramını anlatır. İkilinin en ilginç projelerinden birisi olan film karanlık atmosferi ve aksamayan dramatik yapısıyla dikkat çeker. Aynı yıl içinde Siegel-Eastwood ikilisi bu kez unutulmaz 'Kirli Harry-Dirty Harry' filmini çeker. İçerdiği şiddet ve faşizan alt metniyle film farklı eleştiriler almasına karşın gişede muhteşem bir başarı yakalar. Detektif Harry Calahan uzun yıllar sürecek kariyerine bu film ile başlar. Kanunu uygularken kurallarını kendi koyan yazılı hukuka aldırmayan, kent sokaklarında düzeni sağlayan yalnız bir kurttur. Uygulamaları üstlerini sık sık zor durumda bırakır, gelen baskılar sonucu Calahan’a çoğu kez işten el çektirilir. Dönem olarak bakacak olursak 69’da başkan seçilen Nixon’ın düzen ve kanun sloganının bir uygulayıcısı olarak da görülebilir detektif. Ne hikmetse kendisine iş partneri olarak ya bir Latin kökenli veyahut bir çekik gözlü polis uygun görülür. Başlangıçta Calahan’ın küçümsemelerine maruz kalan partnerler bir şekilde kendilerini kanıtlayarak finalde sıkı dost olur.


Humphrey Bogart/John Huston, John Wayne/John Ford gibi aktör/yönetmen birlikteliğine artık Eastwood/Siegel ikilisi de eklenmişti. 1971’de ‘Ölümün Sesi-Play Misty For Me’ ile ilk yönetmenliğini farklı bir türde gerçekleştirir. Öldüren Cazibe-Fatal Attraction (1978) esin kaynağı olabilecek gerilimli bir öyküyü caz müziği ile süsleyerek gelecekte yapacakları için olumlu sinyaller verir. Dirty Harry serisinden dört film daha çeviren aktör Magnum Force (1973), 'Uygulayıcı-The Enforcer' (1976), kendi yönettiği 'Ani Tehlike-The SuddenImpact' (1983), 'Ölüm Havuzu-The Dead Pool' (1988) bunlarda daha az ırkçı söylemler olmasına dikkat eder. Polisiye türüne Dirty Harry’nin getirdikleri arasında en önemli unsur polis örgütünün kirlenmesi, kanunların suçlulara tanıdığı toleransa karşı kendi kuralları ile mücadele etmesiydi . Bunlar karşısında Harry kanunları, politikacıları hiçe sayarak gerekirse polis yıldızını atarak mücadele eder.


Yetmişli yılların ortasından itibaren sert imajını yumuşatan roller oynadı. Bronco Billy (1980) günümüzde geçen bir Buffalo Bill hikayesini Capra filmlerini anımsatan hafif ve ironik bir havada anlatır. 'Her Ne Yaparsan Yap ,Boşver-Every Which Way but Loose' (1978),Which W 'Ne Yaparsan Yap-Any Way You Can' (1980) yenilmez kahraman imajını tiye alan ve komedi yönü ağır basan filmler olur. Alışılmış Eastwood imajının dışında filmler olmasına karşın gişede beklentinin üzerinde hasılata ulaşırlar. 1976’da yönettiği ‘Kanunsuz Josey Wales-The Outlaw of Josey Wales’ westernin en sevilen teması intikamı işler. Bu kez affetmeyen kahraman imajına  farkılılıklar getirir, örneğin kızılderililer ve beyazlar arasında uzlaşmacıdır, kendisine ihanet eden kötü adam Fletcher’ı cezalandırmaz. 1988’de yönettiği Bird kariyerinde önemli bir kilometre taşı olur. Bir cazsever olarak kırklı yıllarda hayran olduğu efsanevi saksofoncu Charlie Parker’ın 34 yıllık kısa ve hüzünlü yaşamını anlatan film, yönetmenlikte kendisine ilk ödülü Golden Globe kazandırır. Parker’ı canlandıran Forest Whitaker’ın mükemmel oyunculuğu yanında caz müziğine uyum sağlayan mavi tonlardaki görüntü çalışması filme lirik bir etkileyicilik getirir. Bird film müziğinde Oscar kazanırken, Whitaker Cannes Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu seçilir. Artık sert imajının sakladığı farklı yönlerini göstermeye başlamıştır Eastwood. Yönettiği her yeni film farklı türlere yönelir örneğin John Huston'ın yaşadığı bir olaydan yola çıkan 'Beyaz Avcı-Kara Yürek-White Hunter, Black Heart (1990) Afrika’da geçen bir tutku ve avcılık macerasını anlatır. 


1992 de ‘Affedilmeyen-Unforgiven’ ile yönetmen olarak ilk Oscar ödüllerini kazanır Clint Eastwood. Filmin kahramanı William Munny kariyeri boyunca canlandırdığı tüm western kahramanlarının adeta evrim geçirmiş son modelidir. İnzivaya çekilmiş acımasız bir silahşörün tekrar küllerinden doğuşunun öyküsüdür. Eşinin ölümünden sonra çocuklarıyla ücra bir çiftlikte domuz yetiştiriciliği ile uğraşırken 1000 dolarlık ödül için tekrar yollara düşer. Ödülü Big Whiskey kasabasında bir hayat kadınının yüzünü doğrayan iki adamın başına arkadaşları koymuştur. Silah kullanma hatta ata binme becerisini yitirmiş olan Munny (Eastwood) eski arkadaşı Ned Logan (Morgan Freeman) ve silahşör olma sevdasındaki genç Shofield Kid ile kasabaya doğru yola çıkar. Karanlık ve kanlı geçmişini unutmaya çalışan Munny’nin yeniden öldürme ile yüzleşmesi zorlanarak hatta tiksinerek yaptığı bir işe dönüşür. Karanlık atmosferi ve karakterleri ile Affedilmeyen diğer tüm westernlerden ayrılır, bir kahramanlık karşıtı filmdir. Titreyerek, viskiye dayanarak silah kullanan bir kahraman seyircinin sevebileceği özdeşleşebileceği bir karakter değildir. Eastwood western türüne doksanlı yılların rötuşlarıyla yeni bir çehre kazandırırken Kurtlarla Dans’tan sonra Oscar alan ikinci western olur.


Doksanlı yıllarda yaşlılığın getirdiği olgunluk onun yarattığı karakter dünyasına da yansır. Bu dönemde yaşamlarında ikinci bir şansın peşinde koşan yaşını başını almış kimlikleri canlandırır. Her biri kendilerini kanıtlamak için son bir gayret içindedir. 'Ateş Hattı –Line of Fire' (1993) geçmişteki alkol problemini aşmaya çalışan Başkan’ın güvenlik ajanını,Co'Yasak Aşk- Bridges of MadisonCounty' (1995) mutluluğu yasak bir aşkta yakalamaya çalışan bir fotoğrafçıyı, 'Mutlak Güç-Absolut Power' (1997) kızıyla sorunlar yaşayan bir babayı canlandırır. 'Gerçek Suç-True Crime' (1999) çapkınlığı yüzünden eşinden ayrı yaşayan bohem ruhlu bir gazetecinin bir idam cezasını son anda önlemesini anlatır.  'Kan Borcu-Blood Work' (2002) seri bir katil olayıyla ilgilenirken önce kalp krizi sonra kalp nakli geçirip emekli olan bir FBI ajanının tekrar suçlu peşine düşmesini öyküler.


'Gizemli Nehir-Mystic River' (2003), Sean Penn, Tim Robbins, Kevin Beacon gibi mükemmel oyuncuları bir araya getirir. çocuk istismarı gibi hassas bir konuyu üç arkadaşın yaşamında işler. Film değil ama Sean Penn filmdeki rolüyla Oscar kazanır. 2005’de ikinci kez Oscar ödüllerini kazanır Clint. O yılın büyük favorisi Martin Scorsese’in yönettiği ‘The Aviator’ on bir dalda aday olmasına karşın 'Milyonluk Bebek-Million Dollar Baby' (2005) yedi adaylıktan dördünü kazanır. Geç yaşta problemlerini unutmak için boksa başlayan bir kadın boksörün yükselişini ve dramatik sonunu anlatan göz yaşartan bir öyküdür. Filmin etkileyiciliği, Eastwood-Freeman-Swank üçlüsünün arasındaki kimyada ve öyküyü duygu sömürüsüne sapmadan yönetmesinde saklı. Eastwood dışında başka bir yönetmen bu filmi çekse Oscar kazanır mıydı sorusuna yanıt bence hayır olurdu .


2007 yılını boş geçirmeyen  Eastwood ‘BabalarımızınBayrakları-Flags Of Our Vaters’ ve ‘Jima’dan Mektuplar-The Letters from Jiva’ filmlerinde savaşa eleştirisel bakış atar. Bilhassa savaşı Japon cephesinden inceleyen Jima’dan Mektuplar Oscar adayı olur.


2008 yılı hem başrol oyuncusu ve yönetmen olarak iki film üretir. ’Sahtekar-Changeling’ ve ‘Gran Torino’. Gran Torino’da Kore gazisi yalnız bir adamı canlandıran Eastwood ırkçılık, ön yargı gibi iç içe iki kavramın yıkılışını anlatır. Angelina Jolie’nin kaybolan çocuğunu arayan bir anneyi canlandırdığı 'Sahtekar-Changeling' otuzlu yıllarda geçen dramatik bir öyküyü devletin çarpık adalet anlayışı ile bağdaştırır.
2009'da uzun yıllardır planladığı bir projeyi gerçekleştirir. Nelson Mandela'nın özgür kalmasından sonra başkanlık döneminden bir bölümü anlattığı 'Yenilmez-İnvictus' da Güney Afrika'nın ulus olma yolundaki mücadelesini bir rugby dünya  şampiyonluğu üzerinden anlatır. Mandela rolünde Morgan Freeman'da yıllardır hayalini kurduğu karakteri canlandırır. İlerleyen yönetmenlik yıllarında bir özelliği daha ortaya çıkar, birbirinden farklı temalara üzanan öyküler ağırlıklı olarak ilgisini çekmektedir. 2010 yılında çektiği "Hearafter-Öteki Dünya" da bu kez öldükten geri gelen beden ve ruhlar üzerinden gelişen bir öyküyü anlatır. Tsunami sonrası kısa bir süre kalbi duran Fransız bir gazeteci kadın, medyumluk yeteneği yardımıyla ölü ruhlara ulaşabilen bir adam ve ölmüş olan ikiz kardeşi ile konuşmaya çalışan bir çocuk gibi ana karakterleri buluşturduğu çok parçalı öyküyü mükemmel bir karanlık atmosfer içinden anlatır. Çok fazla bir olay yoktur fakat film seyirciyi baştan sona saran tedirgin bir akışla ilerler. Fransa ve İngiltere'de geçen öykü ancak yetkin bir yönetmenin elinden bu denli derli toplu ve etkileyici perdeye aktarılabilir. 
Bu efsanevi sinema adamını rakamlar ile şöyle tanımlayabiliriz: 46 filmde başrol (toplam 56 film), 31 filmde yönetmen, 21 filmde yapımcı. Kazanılacak her türlü ödülü kazanmış yaşayan bir efsane.