yazarlar


ROCCO VE KARDEŞLERİ (1960)


Luchino Visconti’nin 1960 da yönettiği ‘Rocco ve Kardeşleri’ İtalyan Yeni Gerçekçilik  akımının en iyi örneklerinden olup,  zaman aşımını atlamış filmlerden birisidir. Alain Delon, Anna Magnani, Annie Girardot, Renato Salvatori gibi dönemlerine silinmez imzalar atmış oyuncuları bir araya getiren filmi tanıtmadan önce biraz Visconti’den bahsetmek gerekir. Köklü ve soylu bir ailenin çocuğu olarak 1906 yılında dünyaya gelen Visconti aristokrat  sınıfın kaçınılmaz klasik eğitimini kendi arzusuyla ağırlıklı olarak sanat üzerine görür.  1936 da Paris’e gider Jean Renoir’ın tiyatrosu ‘Une Parie de Compagne’ da yönetmen yardımcılarından birisi olarak çalışmaya başlar.Aynı yıl Fransız Komünist Partisine kaydolur  ve dünya görüşünde büyük değişimler yaşar. İlk filmini 1942 de James M.Cain’in ünlü romanı ‘Postacı Kapıyı İki Kez Çalar’ ‘dan senaryolaştırdığı Ossesione ‘yi çeker .Film çok kısa süre gösterimde kalır ve müstehcen bulunarak imha edilir. İtalya’da savaş sonrası sıkıntıları yansıtan Yeni Gerçekçilik akımının en tipik örneklerinden olan ‘Yer Sarsılıyor-La Terra Trema’ ‘u 1947 de çeker. Yeni Gerçekçilik stüdyoların terk edilip kameranın sokağa çıktığı, yaşamı tüm çıplaklığıyla, savaş sonrasının fakirliğini, acılarını teknik olarak yapay ışık kullanmadan, oyuncuların doğaçlamayı tercih ettikleri bir tür olarak Visconti, De Sica, Rosselini gibi yönetmenlerin önderliğinde başlar. Gerçekte tür Mussolini ve faşist hükümete bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. 1950 de İtalya ve idareyi kötü gösteren filmleri yasaklayan kanunlar bu türün karşısına dikilir. Her şeye rağmen bu türün etkileri altmışlı yılların sonlarına kadar sürer. ‘Rocco ve Kardeşleri’, ‘Roma:Açık Şehir’  ve ‘Bisiklet Hırsızları’  bu akımın en önde gelen baş yapıtlarıdır.
Rocco ve Kardeşleri tipik bir göç filmidir.  Sicilya’nın küçük bir köyünden ekmek parası uğruna sanayi kenti Milano’ya gelen bir anne ve beş oğlunun trajik öyküsünü anlatır.Oğullarına kol kanat geren fedakar annenin tüm çabalarına karşın aile büyük  kentin labirentinde dağılır, gider. Üç saatlik epik öyküde her bir karakter farklı bölümlerde öne çıkar. Başta tüm aileyi koruyan anne (Anna Magnani) daha sonra büyük kardeş Simone (Renato Salvatori) ve ortanca  Rocco (Alain Delon) finalde ise  Ciro son sözü söyler. Boksta yetenekli olmasına karşın serseri ruhuna esir düşen Simone ailenin en aklı başında ve iyi niyetli kardeşi Rocco ile bir kadın için birbirlerine düşman olur. İki kardeşi birbirine düşüren Nadine  (Annie Girardot) sokaklarda fahişelik bile yapan, hafif meşrep genç bir kadındır. Rocco bokstan kopan ve uçan kuşa borcu olan ağabeyinin yerine boksa başlar ve kısa sürede başarılı olur. Simone’un kendisine yaptığı tüm kötülüklere karşı ona maddi, manevi yardımcı olmayı sürdürür. Her geçen gün aile üzerindeki otoritesini ve koruyuculuğunu yitiren anne finalde çaresiz bir karaktere dönüşür. Diğer kardeşlerine oranla  kent kültürünü daha iyi yakalayan Ciro ise artık özlemini çektikleri köylerine dönemeyeceklerini,  köylerin de zamanla kent bilincine ulaşıp saflığını yitireceğini, yine de gelecekten umutsuz olmamak gerektiğini söyler.
Genç Alain Delon  Visconti ile ilk çalışmasında ve kariyerinin en önemli rollerinden biri olacak olan Rocco karakterinde çok etkileyici bir oyunculuk gösterir. Saflık derecesinde iyi niyetli bir karakter olan Rocco adeta Dostoyevski romanlarından çıkma bir karakterdir. Kötü kardeş Simone rolünde Renato Salvatore ve gencecik Annie Girardot  hafif meşrep Nadine’de unutulmaz performanslar sergiler.
Lucino Visconti komünist ideolojiye olan bağlılığını geç dönem filmlerinde yitirerek çürüyüşünü ve inançsızlığını yansıttığı sınıflara duyduğu özlemi, eskinin yıkılmayacak olacağını göstererek yaşatır. Toplumsal ve çözümcü kimliğini yitirerek öznel ve kişisel bir sinemaya yönelir. Usta yönetmen 1976 yılında 70 yaşında aramızdan ayrıldı.
Önemli Filmleri                                            
La Terra Trema-Yer Sarsılıyor 1948
Senso-Günahkar Gönüller (1953)
Rocco e i Soui Fratelli-Rocco ve Kardeşleri (1960)
Il Gattoparda-Leopar (1963)
Il Caduto Degli Dei-Lanetliler (1969)
Morte a Venezia-Venedik’te Ölüm (1970)
Gruppo di Famiglia ai un İnterno-Aile Toplantısı (1976)    
     
SCARFACE

YARALI YÜZ-(1983)
 
 

YÖNETMEN: BRIAN DE PALMA
OYUNCULAR: AL PACINO, MICHELLE PFEIFER, STEVEN  BAUER,MARY ELISABETH MASTRANTONIO.
‘Yaralı Yüz-Scarface’ 1983 yılında gösterime girdiğinde, gelecekte modern klasikler arasında gösterilecek bir film olabileceğini kimse tahmin edemezdi. İlk seyredişimde sinema salonundan çıkarken, yumruk yemiş gibi sersemlemiştim. Filmdeki şiddet sık rastlanır cinsten değildi, anlatımın alıştığımız stilize gangster filmleri ile benzeşen hiçbir yönü yoktu. O yıllarda esen ‘Baba-Godfather’ın destansı havasından, sempatik gelen mafya karakterlerinden sonra acımasız Tony Montana hiç hoşlanılacak bir tip değildi. Al Pacino’nun gerçek bir tragedya kahramanına dönüştürdüğü Montana zamanla sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisi oldu.Tek bir esprinin olmadığı iki saat boyu, onun ifadesiz bakışlarını, ani patlayışlarını seyretmek ürpertici bir etki bırakıyordu. Havana’nın arka mahallerinden göçmen olarak iltica ettiği bir ülkede, uyuşturucu kartelinin üst basamaklarına tırmanan, tırmandıkça sertleşen, görgüsüzleşen bu anti kahraman Pacino’nun dışa vurumcu performansı ile tartışılan bir kahraman oluyordu. Montana Pacino’nun kariyeri boyu gölgesinden kurtulamadığı bir figür oldu. Bir çok eleştirmen Pacino’nun performansını abartılı hatta karikatürize buldu. Bazıları bu kadar kötü bir performasın nasıl bir kült kahramana dönüştüğünü anlayamadı. Hele konuştuğu garip lehçe komik bulundu. Sinema tarihinin ‘fuck’ kelimesinin (226 kez) en fazla kullanıldığı film olarak da ünlenir Yaralı Yüz.  
Brian De Palma birbirinden farklı türlerde  filmler yapmayı seven bir yönetmen Hitchcockvari bir gerilimden, Mars’a yolculuk yapan bir maceraya atlar. 1932 tarihli filmin tekrar çevirimi olan Yaralı Yüz’ün orijinal mekanını Chicago’dan Miami’e taşır. Kahramanını sevimsizleştirmek için elinden geleni yapar. İstediği özenilecek bir gangster değildir o gerçek yaşamdaki gibi bir pisliği yansıtmak ister. Amacına da ulaşır. Banyoda elektrikli testere ile yapılan katliam kolay kolay dayanılacak sahneler değildir. O yıllarda  kokain çok yaygın olmadığı için filmlerde de sık görülmezdi. Palma ise masa üstü dolusu kokaini çektirir anti kahramanı Montana’ya. Sosyal bir drama olarak tasarladığı öykü  bir tragedyaya  dönüşür.Senaryonun Oliver Stone’un kaleminden çıktığını da unutmamak gerekir. Stone’un her türlü yeteneğini radikalce kullandığı yıllardır. 
Filmin en olgun performanslarından biri  o yıllar için daha tanınmamış bir oyuncu olan Michelle Pfeifer’den gelir. Montana’nın sevgilsi Elvira’yı oynarken adeta döktürür. Bir mafya sevgilisi ancak bu kadar soğuk, ifadesiz ve gerçek oynanır. Soğuk güzelliğini mesafeli oyunculuğu ile birleştirir. Montana’nın bir meta olarak gördüğü Elvira isyanını ara sıra patlamalar ile gösterir. Restoranın ortasında Montana ile yaptıkları şiddetli kavga onun isyanlarından birisidir. Montana’nın ortağı, kaderini paylaşan adam Manuel Ray’ı canlandıran Steven Bauer performansı ve fiziği ile son derece inandırıcı bir karakterdir. Kızkardeşi Gina’yı oynayan (Mary Elisabeth Mastrantonio) sıcak oyunculuğu ile tam bir latin dilberidir. Tony’nin kızkardeşine uyguladığı baskı tam ortaya çıkmayan bir ensest aşk yönündedir.  
Yaralı Yüz’ün geçen süre içinde nasıl bir kült filme dönüştüğü net olarak yanıtlamayan bir soru olarak kaldı. Seyircinin sinemada gittikçe artan şiddeti kanıksaması, filmin artan popülaritesinin en büyük gerekçelerinden birisi oldu. Şiddeti estetize ederek herkesin seyredebileceği şekle dönüştüren Kill Bill, Testere, Rezervuar Köpekleri, Old Boy, The Killer, Rambo karşısında Yaralı Yüz sıradan bir şiddet filmi kalır.

APOCALYPSE NOW 

KIYAMET (1979)

 

 Yönetmen: Francis Ford Coppola
Oyuncular : Martin Sheen, Marlon Brando, Dennis Hopper, Robert Duvall.


 Çevrimi çılgın bir süreçte geçen 'Kıyamet-Apocalypse Now' sinema tarihinin en önemli savaş filmlerinden olması yanında, kimi kareleri ile bir opera sahnesini anımsatır.Coppola'nın Joseph Conrad'ın 'Heart  of Darkness' adlı romanından uyarladığı  film, savaşı delilik sınırında yansıtır.Willard ( Martin Sheen) Vietnam'da yaşadıklarından sonra, normal yaşama dönme şansını yitirmiş bir adamdır. Ondan yeni görev olarak birliğiyle  Kamboçya’ya geçerek kontrolden çıkmış Albay Walter E.Kurtz’u (Marlon Brando) bulup, öldürmesi istenir. Willard ve ekibi yılanvari kıvrılan dar nehri takip ederek Kamboçya’ya ulaşmak için yola çıkar. Yolculuk esnasında her an olabilecek silahlı bir saldırı tehlikesi bilinçleri savaş travması ve uyuşturucu ile bulanık askerleri kontrol edilemez yaratıklara dönüştürür. Kamboçya’da Kurtz’un bölgesine ulaştıklarında kendilerini adeta distopik bir ülke karşılar. Dünyadan saklı bir toprak parçasında Kuntz ölüme tapan bir kabilenin kralı olmuştur. 

Her karesiyle sanki mükemmel bir film nasıl yapılır dersi veren Coppola, savaşın şiddetini perdeden dışarıya taşırır, seyirciye her saniye hissettirir, bir çok sekansı unutulmaz bir şekilde hafızalara yerleştirir. Wagner müziği eşliğinde yapılan helikopter saldırısı, önde köy yakılırken arka planda sörf yapan asker, kabilenin canlı bir ineği palalar ile dilimlere ayırarak kurban etmesi gibi… 

 2006'da filmin Redux versiyonu ilk versiyondan 49 dakika daha uzun olarak çıktı. İlk sinema versiyonunda olmayan Fransız plantajı sahnelerinin tümü Redux versiyonuna eklenmiş. Anti kahramanları, bulanık zihinlerin kol gezdiği, çekik gözlülerin insani zayıflığın köleleri olarak kullanıldığı, savaş sahnelerinin cehennemsi renklerine eşlik eden operamsı görkem, "Kıyamet"’i standart bir savaş filmi olmaktan çıkarıyor. Savaşı üzerine söyleyeceklerini dolaylı olarak kullanan travmatik bir psikolojik drama dönüştürüyor. Coppola gerçek üstü sınırlarına dayanan görüntüler ile yaşananları sanki dumanlı dimağların bir eğlencesi, ego tatmini olarak olarak gösterirken, gerçeğin ve kabusun sınırında dolaşıyor. Nehir kenarında askerlerin Playboy kızları ile yaşadığı "Aç, Aç" eğlencesi, helikopter ile taşınan inek, Wagner müziği eşliğindeki helikopter saldırısı, bombalar altında sörf gösterisi, Kuntz ve kabilesinin yaşadığı kesik kafalar ile süslenmiş koy, normal dimağın kolay kolay gerçekleştirmeyeceği  dumanlı bir gerçek olarak yansıyor . Ya cinnet ya da yüksek doz uyuşturucu etkisi olarak düşünüyor ayık bir bilinç. Bu yönden bakıldığında, "Kıyamet" zamanın aşındıramadığı, farklı yorumların her dem taze tutacağı bir başyapıta dönüşüyor. 


 LA DOLCE VITA

TATLI HAYAT (1960)



YÖNETMEN: FEDERICO FELLINI
OYUNCULAR: MARCELLO MASTORIANNI, ANITA EKBERG,ANOUK AIMEE,YVONNE FOURNEAUX 

 
Federico Fellini adı ile özdeşleşmiş "La Dolce Vita" çağrıştırdığı gibi tatlı, pembe bir yaşamı vurgulamaz. Marcello (Marcello Mastroianni) hayatını magazin muhabirliği yaparak kazanmaktadır. Gecesi, gündüzü sokaklarda, partilerde, gece klüplerinde haber peşinde koşmakla geçmektedir. Paparazzo adındaki fotoğrafçısı ise hep yanındadır. Adı sonraki yıllarda sosyete yaşamının değişmez parçası Paparazzi’lere ilham verir. Zenginlerin, aristokratların, entelektüellerin, sanatçıların eğlencelerinin, sofralarının ayrılmaz bir parçası olan Marcello içinde olduğu materyalist ve abartılı yaşamın getirdiği yozlaşmanın, yalnızlığının farkındadır. Yine de bu zevk aleminden kopamamaktadır. Her fırsatta aldattığı nişanlısı Emma ise anaç tavırları, klasik aile yaşantısına olan bağlılığı ile onun kaçtığı yaşam şeklinin bir sembolüdür. Ondan da sıkılmasına rağmen bir türlü ayrılamamaktadır Marcello. Yaşamının her şekliyle aralara sıkışmış bir insanı temsil eder. Fellini gerçek yaşamdan adeta cımbızla çekip çıkardığı karakterleri yaşamının yedi gününü anlattığı Marcello’nun karşısına çıkartır; kendisiyle bir kenar mahalle genelevinde sevişen, evlilikten sıkılmış Maddelena (Anouk Aimee), İsveç-Amerikan kırması Diva (Anita Ekberg), intihar ederken iki çocuğunu da öldüren zengin dost Steiner (Alain Cuny), kıskanç nişanlı Emma (Yvonne Fourneaux), evliliğini bitirmesini striptiz gösterisi ile kutlayan Nadya...

’Ben filmleri değil filmler beni çeker’ diyen Fellini altmışlı yılların değişen değer yargıları içinde müptezellik sınırındaki abartılı yaşamları yansıtırken farklı bir sinema dili kullanır. Doğal sakin, gerçekçi anlatımı ile kendi akışında özgün bir üslubu yarattığı film olur La Dolce Vita. Film muhafazakar İtalya'da bir olaya dönüşür, Fellini dışlanmak istenen bir adama dönüştürülür sürekli filmin negatiflerinin yakılmasından, pasaportunun alınmasından bahsedilir, basında her gün kendisini karalayan yazılar çıkar. Padoa'da bir kilise şöyle bir afiş asar : ''Günahkarlığı herkesçe bilinen Federico Fellini'nin kurtulması için dua edelim''. 
 Fellini büyük yankı uyandıran parti sahnelerini bu tür burjuva eğlencelerini hiç yaşamadan çekmiş. ''Oyuncularımı hiç mantıklı olmayan, müptezel tavırlar önererek oynattım'' der bir söyleşisinde. Filmi kendisini özgürleştirmek adına özellikle edepsiz anlatma duygusunu tatmin için çevirdiğini anlatır.      

Anita Ekberg ve Marcello Mastorianni’nin oynaştıkları Trevi Çeşmesi'ndeki kareler sinema tarihinin en ünlü görüntülerinden birisi olur.

LE SAMOURAI – SAMURAY 1967

SİNEMANIN EN KARİZMATİK TETİKÇİSİ


 

 YÖNETMEN :JEAN -PİERRE MELVİLLE
OYUNCULAR : ALAİN DELON, NATHALİE DELON, FRANÇOİS PERİER.

‘Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur. Belki ormanda yaşayan kaplanın yalnızlığı eş değer olabilir’ (Bushido). Samurayın nasıl yaşaması gerektiğini öğreten Bushido kitabından alınan bu sözcükler jenerikte  belirir. ‘Le Samourai-Samuray’ jeneriğin aktığı ilk karelerden itibaren farklılığın işaretlerini verir. Kamera sabittir. İki büyük pencereden süzülen gri gökyüzünün ışığının aydınlattığı odada sağ kenarda büyük yatağın üzerine uzanmış giyinik bir adam sigarasının dumanını tavana doğru üflemektedir. Sessiz odada sadece dışarıdan gelen yağmurun sesi duyulmaktadır, tam ortada sehpanın üzerinde bir kuş kafesi durmaktadır. Adam yataktan kalkar, kafese doğru ilerler, kuşa bakar elindeki para destesini kafesin tellerine sürter. Şık giyimli yakışıklı bir adamdır. Karşı duvardaki şömineye doğru ilerler ve para destesini buraya saklar,  pardesüsünü giyer,  şapkasını başına özenle oturtur ve kapıdan çıkar. Bu kısa akış bile yalnız bir adamın dünyasına girmemiz için yeterlidir. Kaldığı oda, bu karizmatik ve şık adamla tezat teşkil edecek kadar loş ve izbedir. Kara Film türünün vazgeçilmezlerinden olan bu yalnız kahramanın, bir kiralık katil  olduğunu kısa bir süre sonra öğreniriz. Her şey Bushido kitabında yazıldığı gibidir, onun yalnızlığı başka yalnızlıklara benzemez.
Yönetmen Jean-Pierre Melville’in polisiye türüne getirdiği en büyük yenilik sessizliğin yarattığı boşluğu, varoluşçu, şiirsel bir atmosfer olarak ifade etmesidir. Samuray konuştuğunda kısa ve soğuk cümleler kurar fakat arkasından mutlaka kararlı bir eylem gelir. Bu soğuk sözcüklerin ve kararlı hareketlerin seyircide yarattığı hipnotik etki, sinema tarihinin en karizmatik kahramanlarından birisini yaratır: Jeff Costello. Hüzünlü ve soğuk bakışlarını çevreleyen sessizlik halesi tüm bedenini duygusuz bir varlığa dönüştürür. Bu soğuk duruş onun profesyonelliğinin ve acımasızlığının kanıtı gibidir. Tek duygusal kırılması sevgilisine yaptığı ziyaretlerde görülür. Filmde ilk on dakika hiçbir konuşma yoktur ve sadece çevrenin sesi duyulur.
İşlediği cinayetten sonra polis soruşturması ve takip sahneleri polisiye türünün alışılmış heyecanını ve koşuşturmasını taşımaz. Her şey durağan ve yaşam kadar gerçektir. Jeff  nasıl bir entrika içinde yer aldığını bilmez, kendisine öldürme emrini kim vermiştir, neden vermiştir başta hiç ilgilenmez. Sıkıştırıldığnda  peşindeki adamdan patronun kim olduğunu öğrenir. Önemli olan olayın nedeni değil, olayların içindeki adamın yalnız kurt duruşudur. Melville bu filme kadar sadece film yönetmiştir, Samuray sonrası ise ‘Melville Filmlerini’ yönetir. Kendisinden sonra bir çok sinema adamı yarattığı kahramandan etkilenmiştir bilhassa Uzak Doğu sineması bu soğuk ve karizmatik yaklaşımdan çok esinlenir. John Woo’nun yönettiği The Killer’da (1989) tetikçinin adı Jeff’dir(Yun Fat-Chow), Michael Mann’ın Collateral’deki kiralık katili Vincent (Tom Cruise)  Samuray’ın Los Angeles temsilcisi gibidir. Tarantino’nun siyah takım elbiseli 'Rezervuar Köpekleri' veya 'Ucuz Roman' kahramanları, Jeff ile yakın akrabalık ilişkisi içindedir. Alain Delon kendi kariyerinde de bu kahramanın etkisinden kurtulamaz ve benzer soğuklukta karakterleri çok sık canlandırır.     




2001: UZAY MACERASI (1968)



Yönetmen : Stanley Kubrick
Senaryo: Stanley Kubrick ve Arthur C.Clarke
Oyuncular: Keir Dullea, Garry Lockwood,William Sylvester, Daniel Richter.
Gökyüzüne fırlatılan bir kemiğin evrenin sonsuz boşluğunda uzay aracına geçiş yapması sinema tarihinin en unutulmaz sekanslarındandır. Devamında ise Mavi Tuna’nın eşsiz notaları eşliğinde bir uzay mekiğinin, bir uzay istasyonuna yaklaşmasını izler seyirci. Stanley Kubrick 2001 ile bilim kurgu türüne yeni bir soluk getirirken bir çok klişeyi de yerle bir ediyordu. 2001’e kadar türün diğer örnekleri bilimsel bazı gerçekler üzerinden hareket ederek etkileyici bir kurgu yaratma çabası içindeydi. 


Asimov, Clarke, Heinlein gibi yazarların kitaplarını temel alan bir çok film ya yörüngede dolaşan iletişim uyduları veya robot yasaları ya da yabancı gezegenleri istilaya giden insanlar üzerinden, bilimsel datalar ile güçlendirilmiş bilimkurgu yoluyla, inandırıcı olmaya çalışıyorlardı. Kubrick’in böyle bir çabası  yoktu, o , belgeselci dinginliğinde ilk insandan başlayarak zaman içinde sıçrama yaparak uzay boşluğuna geçer ve insanoğlunun yeni teknoloji içindeki rutin yaşamını sergiler. Rutin bir duruştur  çünkü   insanlar uzay mekiği içinde heyecansız bir şeklide çalışır, işlerini yapar ve bir büro ortamı gibi formalite konuşmalar yaparlar. Dünyadaki aile bireyleri ile yaptıkları konuşmalarda rutin yaşam üzerine yapılan sohbetleri geçmez. Tüm bunlar uzay boşluğu içindeki insanların yalnızlık duygusuna hizmet eden bir yapıyı oluşturur.
Filmin ilk bölümünde yeni ayağa kalkmış ilk insanın, gündoğumundan günbatımına olan tam bir gününü yaşıyoruz.  Çevredeki bitki ile besleniyor, yaşam alanlarını korumak adına dövüşüyorlar. Günün doğuşuyla birlikte uyanan maymun insanlar önlerinde dikilen, kocaman, dikdörtgen,  siyah bir nesne ile karşılaşırlar. İçlerinden birisinin çekinerek nesneye dokunması ilk evrimi oluşturur aynı anda bir diğeri yerden aldığı bir hayvan kemiğini diğer kemiklere vurarak ilk silahı keşfeder. Hayvanlar ile birlikte bitki yiyerek paylaştıkları yaşam alanında ilk cinayeti, ilk silahın yardımıyla işlerler. Öldürdükleri hayvanın etini yerler. Su kenarında yaşayan başka bir klanı basarlar, ilk silah ile kafalarına vururlar, topraklarını ele geçirirler. İnsan evrimi ilk alet ile başlamıştır. Biraz sonra havaya fırlatılan kemik uzay aracına dönüşerek insanoğlunun zaman içindeki en büyük sıçraması gerçekleşir.
Filmin üçüncü bölümünde ise HAL ile tanışıyoruz. Jüpiter görevi için yolda olan aracın ana bilgisayarı olan HAL, mürettebat ile samimi konuşmalar yapacak düzeyde gelişmiş bir  programdır. ‘Korkarım ki’, ‘Çok keyif aldım’ gibi duygusal cümleler ile araçtaki insanlardan daha duygusal bazlı konuşmalar yapabilmektedir. Toplam mürettebat sayısı beştir, bunlardan üçü derin uykudadır. Uyanık olanların başı olan  Dave  bilgisayarın bir hatasını öğrenince onu devre dışı bırakmayı düşünür. HAL insanlardan daha hızlı davranarak birini uzay boşluğuna bırakır uyuyanların da fişini çeker, Dave son anda kurtularak bilgisayarı devre dışı bırakmayı başarır. Finalde araç evren içi bir delikten geçerek zaman içinde yolculuk yapar. Kubrick aracı bir ışık bombardımanından geçirdikten sonra Dave dışarıda uzay boşluğunda astronot kıyafeti içinde yaşlanmış halini daha sonra masada yemek yiyen daha bir yaşlı halini görür. En sonunda yatakta ölmekte olan halini görür. Ölmekte olan Dave karşısındaki siyah dikdörtgen nesneye doğru parmağını uzatmasıyla bir cenine dönüşür. İnsan kurtçuk deliğinden geçerek zaman içi yolculuğunu tamamlamıştır.              
 Film durağan akışına karşın yaşam ve evren üzerine birçok imgeler ile yüklüdür. Seyirci başlangıçtaki sıkıntısını filmin içine girdikçe imgeleri çözmeye yöneltir. Evrim düşüncesini doğum ve ölüm arasındaki bir çizgi üzerinde uzaya yansıtır .  Uzayın derin sessizliğine yüklediği yavaş , yer çekiminden yoksun hareketler ve  Mavi Tuna’nın vals notaları filme estetik ve büyüleyici bir atmosfer ekler. Kubrick 2001 için görsel bir deneyim tanımlamasını yaparken en fazla müzik ve resimden esinlendiğinin altını çiziyordu. Sinemanın yakın akrabaları olan edebiyat ve tiyatroyu uzağa iter büyük usta. 2001 popüler sinemayı en fazla etkileyen filmlerin başında gelir. Bilimkurgu türünü felsefe ile birleştirirken,  uzay aracı tasarımları ile zamanının çok önündedir. Filmin çekildiği dönemlerde uzay mekiği veya uzay istasyonu gibi araçlar henüz ortada yoktu. Bir çok ankette bu filmin neden en başarılı bilim kurgu seçildiğini seyrettikten sonra anlamamak mümkün değil

COEN KARDEŞLER

 

DAHİ, KAÇIK, KARANLIK BİRADERLER



 "İhtiyarlara Yer Yok" ile Coen Kardeşler'in en iyi yönetmen ve film Oscar'ını kazanmaları sürpriz olmuştu. Bağımsız sinema ruhundan ödün vermemiş, orta akım sinemanın güvenli sularından uzakta duran, Coen'lerin geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, böyle bir ödülü kazanmaları sıradışı bir olaydı.           

İlk filmleri olan "Kansız-Blood Simple" dan sonra çevirdikleri her yeni filmle gittikçe artan, özgün bir seyirci kitlesi takipçileri oldu.

 Coen'lerin  filmlerini tema, karakterler ve sinema dili olarak farklı konu başlıkları altında değerlendirebiliriz. Filmlerine hakim, kara mizah duygusu çoğunlukla kanlı cinayetlere uzanırken, bunlar dramatik bir son değil, öykülerinin akışı içindeki, olaylar olarak şekillenir.Tüm öykülerinde yer alan saplantılı, beceriksiz, darbeli karakterler seyirciyi inanılmaz eğlendirir. İşlenen kanlı cinayetler tüm harala, gürele içinde seyircide bir an olsun gerginlik duygusu yaratmaz. Coenler dalgalarını geçerlerken filmin yap-boz kurgusunda asla dağınıklığa yol açmazlar. Karanlık polisiye öyküleri çok sevmeleri yanında bildik klasik öyküleri de kendi mizahi dünyalarına sokup, gerekli rötuşlardan sonra seyirciye sunarlar.

Kendilerini tanıdığımız ilk filmleri "Kansız – Blood Simple" oldu. 1984 yapımı bu filmde her şey son derece bildik sularda başlar. Kadının kocasının yardımcısıyla ilişkisi vardır ve kocasını ortadan kaldırmayı planlamaktadır. Yabancı birisinin kocayı öldürmesi sonrası işler bir anda beklenmedik şekilde gelişmeye başlar. Her şey gergin bir şekilde ilerlerken filmin her sekansında için için sinmiş keskin ironi hissedilir. Tarantino’nun çok sevdiği işlerden olan bu tarz ironiyi, biraderler geleneksel Film Noir kalıpları işlerken sürprizler ile de seyirciyi de şaşırtır. Bu aralarda Tarantino henüz video dükkanında tam mesai çalışıyordu.
Üç yıl sonra gösterime giren ikinci filmleri "Arizona Bebek Büyüyor-Raising Arizona" yüksek tempoda çılgın bir komedi olur. Çılgın karakterler ile dolu olan filmde Nicholas Cage hırsızlıktan sürekli hapise giren çıkan H.I. Mc Dunnough karakterini oynar. Düşünün hırsız kendisini her seferinde yakalayan polis memuresi Edwina (Holly Hunter) ile evlenir. Absürd komedinin ufkunu açan karakter ve olaylar dolu olan filmde John Goodman‘ın canlandırdığı kafadan çatlak hapishane kaçkını Gale Snoats en renkli karakterlerden birisi olur.

Dashiel Hammett’in Kızıl Hasat (Red Harvest) romanından esinlenen üçüncü filmleri "Miller Kavşağı-Miler’s Crossing" seyircinin en az tanıdığı eleştirmenlerin ise en beğendiği filmlerinden olur. İlk iki filmlerinin görüntü yönetmeni (şimdinin yönetmeni) Barry Sonnenfeld’in seçtiği kahverengi tonların boyadığı karanlık bir gangster öyküsüdür. İçki yasağı yıllarında şehrin doğu yakasını idare eden İrlandalı patron Leo’nun (Albert Finney) en büyük yardımcısı polis teğmeni Tony’dir (Gabriel Byrne). Hakimiyetleri İtalyan asıllı patron Johnny Casper (Jon Polito) ve acımasız yardımcısı Eddie Dane tarafından tehdit edilmeye başlayınca Leo ve Tom yeni önlemler almak zorunda kalır. Fakat araya giren bir kadın meselesi baba-oğul kadar yakın ikilinin arasını açar. Albert Finney’in mükemmel oyunculuğu yanında şiddet ve kara mizah yüklü sahneler filmin en fazla akılda kalan yönleri olur.

Üçüncü filmleri "Barton Fink" (1991) ile kardeşler Cannes film Festivalinde Altın Palmiye ve en iyi yönetmen ödülünü kazanıyordu. Artık Avrupa da Coen kardeşleri tanımış ve filmlerini sevmiştir. Filmin baş karakteri Barton Fink ile yaratıcılığı tıkanmış bir yazarın yaşamının nasıl cehenneme dönüştüğünü anlatırken yine Coen öykülerinin tuhaf karakterleri unutulmaz portreler çiziyordu.
Yıl 1941, Barton Fink (John Turtarro) New York tiyatro dünyasında başarıya ulaşmış entelektüel yazar olarak aldığı teklifler sonrası Hollywood’a gelir ve Capital Picture için bir güreş filminin senaryosunu yazmak üzere anlaşır. Yerleştiği Earle Otelinin bir odasında daktilonun başında yazamadığı senaryo, hayalleri ve kabusları ile boğuşurken oda komşusu satıcı Charlie Meadows (John Goodman) ile tanışır. Charlie senaryonun ilerlemesi için Fink’e yardımcı olmaya çalışır.
Yazdığı birkaç satırın ötesine geçemeyen Barton Fink’in yaşadığı cehennemi azap finaldeki otel yangını ile gerçek bir cehenneme dönüşür. Cinayetsiz bir Coen kardeşler filmi olamayacağına göre bu kez de faili meçhul cinayetler, kopuk kafalar öyküyü tamamlar. Hollywood sisteminin yazarlara uyguladığı baskı, işler yolunda gitmezse onları nasıl harcadığını, özgün mizahi anlayışları ile  hicveden Coenler, ilk iki filmlerinin çok üzerine çıkar. Artık birinci sınıf yönetmen kategorisine ulaşmış bir sonraki filmleri merakla beklenir olmuştur.

Dördüncü filmleri "Bir Şirket Komedisi-The Hundsucker Proxy"(1994) kendileri üzerine yüklenmiş olan beklentileri karşılamaz. O güne kadar yaptıkları en pahalı (40 milyon dolar) yapım sadece 3 milyon dolar gişe yapar. Capravari bir komedi için yola çıkan kardeşler ne yazık ki gereken ruhu yakalayamaz. Absürd daha çok Monty Phyton ekolüne yakın bir film çıkar ortaya. Ruhu anlaşılmaz ve beğenilmez.

Fargo" (1996) sinema tarihinin kilometre taşlarından birisi olur. Karlı, kış atmosferinin sarmaladığı Orta Batı insanları, geriye döndürülemeyen hatalar, kontrolsüz katil tipler, hamile bir cinayet detektifi öykünün kalbini oluşturur. Kayınpederinden karısını kaçırtarak fidye isteyen şaşkın damadın dramı, kara mizahın ağır bastığı fakat Coenlerin uslubu için gerçeğe oldukça yakın duran sanki gerçek bir olaydan alıntıymış gibi yansır beyaz perdeye. Steve Buscemi ve Peter Stomare canlandırdıkları kontrolsüz iki kiralık katilde, Frances Mc Dermot kendisine yardımcı kadın oyuncu Oscar’ı getiren, hamile kadın polis Marge Gunderson rolünde unutulmaz performanslar sunar. Fargo zamanla kar ve polisiye denilince ilk sırada akla gelen film olur.

 "Büyük Lebowski-Big Lebowski" (1998) Aylaklık, vurdumduymazlık üstüne çevrilmiş en keyifli film olduğu tartışılmaz. Chandler vari bir polisiye öykü günlerini bowling oynayarak veya White Russian kokteyli içerek geçiren karakterler üzerine yaslanırsa ne olur? Ahbap "The Dude" olarak tanınan Lebowski (Jeff Bridges), Vietnam’da kafayı sıyırmış Walter Sobchak (John Goodman) ve saftirik Donny (Steve Buscemi) günlerini bowling ve geyik muhabbeti ile geçiren üç arkadaştır. Ahbap’ın evine iki tip tarafından yapılan davetsiz bir ziyaretin nedeni,  Lebowski isminin karıştırılmasındandır. Tiplerin evi terk etmeden ‘Ahbap’ın çok değer verdiği İran halısı üzerine işemeleri kahramanımızı kızdırır. Adaşını bularak halısına olan zararın ödenmesini talep eder. Fakat hiç ummadığı bir entrikanın içine çekilir. Polisiye gibi başlayan hikaye bir yerden sonra karakterlerin renkliliği karşısında önemini kaybeder. Seyirci bu üç ahbap çavuşun yapacakları ilginç işleri ve sakarlıkları izleyerek eğlenir.

 "Nerdesin Be Birader?- O Brother Where Art Thou ?" (2000) ile Coen Biraderler komediye ve diğer taraftan Blue Grass, Delta Blues, Amerikan Folk şarkıları kökenine geri döner. Günlerini taş kırarak değerlendiren üç hapishane kuşu Ulysees Everett Mc Gill (George Clooney), Pete Hogwallop (John Turtarro), Delmar O’Donnel (Tim Blake Nelson) gömülü bir hazineyi bulmak için prangalarıyla birlikte kaçar. Grubun en uyanık üyesi Ulysees’in önderliğinde Soggy Bottom Boys adlı bir müzik grubu kurarak firarı kolaylaştırmaya çalışan üç kafadarı yol boyunca kendilerini yakalamaya çalışan kanun adamı Cooley, tekrar seçilmek isteyen yerel politikacı Peppy O’Deniel (Charles Durning) , gangster bebek yüzlü Nelson gibi coenvari karakterler karşılar. Saçını sık sık tarayan süslü Clooney, T-Bone Burnett’in müzikleri ve öykünün Homeros’un Odessa’sından Missisipi Deltasına uyarlama olması filmin en anımsanacak özellikleri olarak kalır. Film Coen kardeşlerin  az bilinen eski Amerikan müziği kayıtlarını seyirci ile paylaşma yolu olur.

 "Orada Olmayan Adam-The Man Who Wasn’t There" (2001) Billy Bob Thornton’un canlandırdığı hiç konuşmadan, hiç öksürmeden Camel sigaralarını arka arkaya tüttüren berber Ed Crane karakteri filmin unutulmaması için yeterli neden. James McCain’in romanından (Postacı Kapıyı İki Kez Çalar, Çifte Tazminat romanlarının yazarı) uyarlanan öyküde Crane adeta dünyaya düşmüş bir uzaylıdır (bunu ima eden uzay gemisi, uçan daire motifleri öyküde mevcut). Yaşamı buzlu bir cam arkasından seyrediyor gibidir, çevresinde olan hiçbir olay onu heyecanlandırmaz; umutsuzluluğu ve boşluğu yüzünden okunur. Yaşamında yapmak istediği kökten değişiklikler, her seferinde beceriksizlikler duvarına çarpar. Hayatının idaresini bir türlü eline alamayan bir adamın kaderine varoluşçu bir bakış atar. Kardeşlerin siyah beyaz çektikleri bu çarpıcı film 1991 Cannes Film Festivalinde, en iyi yönetmen ödülünü kazanır. Değişmez görüntü yönetmenleri Roger Deakins’in muhteşem görüntüleri ona Oscar adaylığı ve Bafta ödülü getirir.

 "Dayanılmaz-Zulüm-Intolerable Cruelty" (2003), "Kadın Avcıları –Lady Killers" (2004) biraderlerin irtifa kaybettikleri iki film olarak anımsanmanın ötesine geçemedi. Clooney ve Zeta-Jones ikilisinin' Dayanılmaz Zulüm'de tutturdukları popüler kimya dışında Screwball komedi ile ana akım romantik komedi arasına sıkışmış bir film olarak kaldı. 1955 yılında Ealing klasiğinin tekrarı olan ' Kadın Avcıları' ise tam coenvari karakterlerle örülü bir filmdir. Sorun zaten klasik kara komedi olan bir filmi, tekrar ufak rötuşlar ile güncelleyip vitrine koymak biraderler’e  yakışmaz. Bu iki film onların orta akım sinemaya heves etmeleri olarak değerlendirildi.

Nihayet, 2008 Oscar ödülünü kazandıkları "İhtiyarlara Yer Yok-No Country For Old Man" sinematografilerinin en rafine filmlerinden birisi olarak yerini aldı bile. Cormac McCarthy romanından uyarladıkları öykü dram ve simsiyah bir mizah arasında yer alır. Cehennemi, acımasız bir dünya ile şiddetin mizahla karıştığı bir neo-western filmi olarak tanımlanabilir. Filmin seyirciyi ters köşeye yatıran finali ise alt metini keşfedebilmek için insanı düşünmeye zorluyor. Elinde basınçlı cıvata tabancasıyla insanları alnından mıhlayan Anton Chigurh (Javier Bardem), suç işlemeye çalışan standart vatandaş Lleweyn Moss (Josh Brolin), yaşamın yozlaşmasını taşıyamayan Şerif Ed Tom Bell (Tommy Lee Jones) filmin omurgasını oluşturan karakterler. Paylaşılmayan bir uyuşturucu parasının peşinde kopan onca gürültü, akan kan tek bir sonuca varır acımasız bir dünyada kontrolsüz bir şiddetin ortasında çaresiziz.

"Burn After Reading-Aramızda Casus Var"(2009) ise Brad Pitt, George Clooney,John Malkovich,Frances McDormand gibi sevdikleri oyuncuları bir araya getirdikleri komedide çok önemli ve farklı  işler yoktur. Kendilerini rahatlatan bir ara film olarak değerlendirmek en doğru yaklaşım olur.  

Uzun aralar vermeyi sevmeyen Biraderler 2010'da "İz Peşinde-True Grit" ile klasik kalıplarda bir westerni kendi kalıplarına sokarak bu türe bir selam gönderirler. Mattie Rose adında küçük bir kızın bir yasa koruyucu Rooster Cogburn (Jeff Bridges) ve LaBoeuf (Matt Damon) adlı bir atlı polis yardımıyla kızılderili topraklarında babasının katillerini aramasını anlatan öykü daha önce John Wayne' e Oscar kazandıran filmin tekrarı. Her zamanki sivri usluplarını bu kez western öyküsünde deneyen Kardeşler, karanlık ve sert bir atmosfer yaratır. Başrolde oynayan  küçük kız Hailee Steinfeld ve Jeff Bridges parlak performansları ile Oscar adaylıkları aldılar. Film toplamda on dalda Oscar'a aday gösterildi.  

Haberler







































İndiana Jones efsanesi

George Lucas ve Steven Spielberg ikilisinin sınırları tahmin edilmesi zor yaratıcılıklarının eseri olan Kamçılı Adam/İndiana Jones yeni filmiyle aradan geçen yirmi altı yıllık süreye rağmen hayranlarını tekrar heyecanlandırdı. Bu kadar uzun aranın nedeni kahramanın şanına uygun bir öykünün yazılmaması olur. Sonunda tüm öykülerin fikir babası George Lucas bu kez Jeff Nathanson’un ile kaleme aldığı hikayeyi ünlü senarist David Koepp’e teslim eder. Şüphesiz Spielberg dışında bir yönetmen ve ilerlemiş yaşamına rağmen Harrison Ford dışında İndiana Jones düşünülemezdi.

Kamçılı Adamın geçmişine bir göz atacak olursak, onu arkeoloji dersleri veren yuvarlak gözlüklü , papyon takan , saçları yana itina ile taranmış , munis bir öğretmen olarak tanıdık. Şapkasını ve yıpranmış deri ceketini giyip maceraya atıldığında, ikinci kişiliği şiddetten korkmayan , gözüpek , her türlü aracı kullanabilen süper kahraman olarak karşımıza çıkar. Onu bu kadar sevdiren de bu normal insandan süper kahramana yaşadığı değişimdir.

İndiana Jones ilk macerasında ’Kutsal Hazine Avcıları-Raiders of Lost Ark’(1981) içinde on emirin olduğuna inanılan kutsal bir sandığı ele geçirebilmek için Nazilere karşı mücadele verir. Nepal’den Kahire’ye kadar uzanan macerada Jones’a  eski sevgilisi Marion Ravenwood yardımcı olur. Her macerada olduğu gibi hükümeti tarafından görevlendirilen ünlü arkeolog her saniyesi tehlike ve aksiyon dolu bir macera sonunda kutsal sandığı bulur. Aksiyon sahnelerinin yaratıcılığı Fransız arkeolog Dr.Renee Belloq ve işkenceci Alman Subayı Dietrich gibi kötü karakterler filmin dinamiğini arttırır. Finalde Jones kutsal sandığı ülkesine getirir ve yetkililere teslim eder.  Ve onlarda bunca emeğin karşılığı emaneti bir müze yerine depoya kaldırırlar. Yıllardır müzelerini çalıntı tarihi eserler ile dolduran batılı ülkeler için bu alışılmadık bir durumdur. Spekülasyonlara yol açmamak adına diğer maceralarında Jones bulduğu eserleri ait olduğu topraklarda bırakır. 


Serinin en karanlık macerası ikincisi ‘Kamçılı Adam-İndiana Jones and the Temple of Doom ‘(1984) da Hindistan’da geçer. Thungee tarikatı, Tanrıları Kali Ma adına kutsal kabul ettikleri Sankara elmaslarını bir araya getirmeye çalışmaktadır. Gömülü kayıp elmaslar bulunup sayıları beşe tamamlanınca dünyadaki tüm dinlere hakim olacaklarına inanmakta bunun uğruna toprak altında köylerden kaçırdıkları küçük çocuklara kazdırmaktadırlar. Karanlık yer altı , ürkütücü ayinler ilk filmin aydınlığını klostrofobik bir atmosfere dönüştürür. Asma köprü üzerindeki aksiyon sahnesi türünün unutulmazları arasında yerini çoktan aldı. İndiana Jones’un en karakteristik özelliği olan maceranın farklı ülkelere atlamasının olmaması ve özgün mizahının eksikliği bu filmi serinin en zayıf halkası yapar.


Üçüncü macera ‘İndiana Jones Son Macera- Last Crusade’(1989) ise İndy’nin babası olarak Sean Connery’nin de ekibe katılmasıyla en beğenileni ve eğlencelisi olur. Bu kez konu İsa’nın son yemekte şarap içtiği kutsal kasedir. Rivayete göre içene sonsuz yaşam veren kasenin yerine baba Henry Jones çok yaklaşmış ve İtalya’dan oğluna bununla ilgili günlüğünü göndermiştir. Devreye bir kez daha Naziler girer. Venedik’te başlayan macera Berlin , Avusturya , İskenderun üzerinden devam eder. Otuzlu yılların İskenderun’unu toz toprak içinde İndy filmlerinin genel atmosferine uygun bir kara parçası olarak tanımlanır.
İndiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı serinin tüm olmazsa olmazlarını tekrar bir araya getiren fakat biraz daha modern bir anlayış ile çevrilmiş bir devam filmi. Modern anlayış daha çok Lucas ve Spielberg’in sevgili takıntıları uzaylı varlığın bu kez sihir , büyü  gibi tipik İndiana Jones metaforlarının yerini almasından ortaya çıkıyor.  Bu kez kaybolmuş bir medeniyetin izini sürer kamçılı kahraman. İlk filmden sonra ortalıktan kaybolan Marion Ravenwood (Karen allen) tekrar ellili yaş olgunluğuyla  Jones’un karşısına çıkar. Hem de bir sürpriz ile genç Mutt Williams’ın (Shia LeBoeuf) onun oğlu olduğunu söyler.

İndina Jones’un unutulmazlığını vurgulayan bir çok ‘olmazsa olmazlar’ vardır. Kahverengi şapkası, düşmanlarının ellerindeki silahı kapmakta veya düştüğü çukurlardan kurtulmakta kullandığı kamçısı, yılan korkusuna rağmen sürekli karşısına çıkan sürüyle  yılan,   mağara ve ekzotik ormanların konuksever canlıları dev akrep ve örümcekler, harita üzerinde macera güzergahının kırmızı bir çizgiyle çizilmesi  her filmde seyircinin görmek istediği ‘olmazsa olmazlardır’. Kadınlar ile devam etmeyen kopuk ilişkileri de yaşamının ayrı bir parçası olarak süreklilik gösterir. İlk macerasında onca tehlikeye eşlik eden eski ustası Abner Ravenwood’un kızı Marion (Kate Allen) , Hindistan labirentlerindeki sarışın partneri şarkıcı Wilhelmina (Kate Capshaw) , çift taraflı ajan güzel sarışın Elsa Schneider (Alison Doody) yaşamına daha doğrusu maceralarına girer çıkar. Dönem olarak otuzlu yılların değişmez düşmanı Naziler dördüncü filmde yerini ellili soğuk savaş yıllarında  Ruslara bırakır.

Artık altmış altı yaşına gelmiş İndiana Jones yeni bir maceraya atılır mı yoksa yerini oğlu Mutt’a mı bırakır bilemeyiz ama gelecek nesillerin de Kamçılı Adam’ı tanımasını isteriz.      



SON ON YILIN EN İYİ TÜRK FİLMLERİ

 

-Sonbahar            
-Babam ve Oğlum
-Vizontele
-Uzak
-Beş Vakit
-Beynelmilel                                                    
-Üç Maymun
-Kader
-Vavien
-YazıTura
-Yumurta, Süt, Bal üçlemesi
-Issız Adam
-Yaşamın Kıyısında
-Gönül Yarası
-Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak
-İki Dil Bir Bavul

Türk Sineması son on yılı oldukça hareketli geçirdi. Farklı türlerde gezinen, geçmişin karanlık anılarına yönelen, daha cesur, sansür korkusu azalmış bir jenerasyon ortaya çıktı.

Diğer bir yönetmen grubu ise apolitik fakat gerçekçi sinema dilinin izinde adeta bir Yeni Dalga yakaladı. Gişe başarısını ön plana alan farklı kalitede komediler çevrildi. Seksen darbesi sonrası yaşanan kişisel ve toplumsal travmaları ön veya arka planda öyküleyen filmlerin sayıları arttı. Buna en iyi örnek olarak Sonbahar, Beynelmilel, Babam ve Oğlum sayılabilir. Sonbahar hapiste geçirdiği onca yılın travmasını tüm bedeninde taşıyan genç bir adamın yaşam ile yeniden tanışmasını anlatır. Genç yönetmen Özcan Alper bir çok festivalde ödül kazandığı filminde Doğu Karadeniz’in doğasını öyküsünün içine adeta bir karakter gibi sindirir. Hopa, Çamlıhemşin’in yağışlı, vahşi doğasının, baş karakter Yusuf (Onur Saylak) gibi nerede, nasıl patlayacağı belirsizdir.

Beynelmilel ise sıkıyönetimin sürdüğü yıllarda geçen gerçek bir öyküden yola çıkarak trajikomik bir dille dönemi yansıtır. Adıyaman’da Gevende olarak anılan bir grup yerel müzisyenin sıkıyönetim komutanlığı tarafından disiplinli bir orkestraya dönüştürülmek istenmesi bize dönemin komik bir resmini çizer. Senarist ve yönetmen Sırrı Süreyya Önder diğer filmi O… Çocukları ile de dikkat çeker. Listede iki film ile yer alan Çağan Irmak 12 Eylül mağduru oğul baba ve torun arasındaki ilişkiyi samimi bir duygusallık içinde işler. ‘Issız Adam’da ise büyük kent yaşamında sıkışmış karakterlerin kafa karışıklığını, duygusallık ve bencillik arasındaki kararsızlığını dar bir sosyal çevre içinde yansıtır.

On yıllık döneme uluslararası festivallerde kazandığı başarılar ile en fazla damgasını vuran yönetmen Nuri Bilge Ceylan olur. Antonioni, Tarkovsky gibi ustaların gerçekçi sinema anlayışını yaşamın içinden insan portreleri ile sürdürür. ‘Uzak’ ve ‘Üç Maymun’ sinemamızın klasikleri arasındaki yerlerini alır. Türk asıllı Hamburg doğumlu yönetmen Fatih Akın ‘Yaşamın Kıyısında’ ile ait olduğu her iki toplumun farklı kesimlerinden gelen karakterleri ortak yazgılarda birleştirir. ‘Yumurta’, ‘Süt’ üçlemesinin sonuncusu olan ‘Bal’ ile Berlin’de Altın Ayı ödülüne layık görülen Semih Kaplanoğlu sinema dilini manevi gerçekçilik olarak adlandırıyor. Yarattığı şiirsel atmosfer, insanın doğa içindeki konumu, uzun plan-sekans ile zamanın varlığını hissettiren bir sinema dili onun önde gelen tercihleri oldu.

Taylan Kardeşler, Vavien ile kasaba yaşamının kısır döngüsü içinde akıp giden bir kara komediye imza atarlar. Sinemamızın üretken yönetmenlerinden olan Reha Erdem Anne Korkuyorum, Beş Vakit, Hayat Var, Cosmos ile iki binli yılları son derece yoğun geçirir. Beş Vakit aynen namaz vakitleri gibi bölünen bir gün içinde köy yaşamından küçük yaşamlar sunar. Büyüyemeyen yetişkinler, onların otorite adına çocuklarına uyguladığı şiddet, çocukların karmaşık dünyası küçük bölümler halindedir. Özenle çekilmiş doğa görüntüleri filmi senfonik bir şiire dönüştürür.

Geçtiğimiz yıl yaşamını kaybeden Ahmet Uluçay’ın çocukluğunu anlattığı ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ içten anlatımı ile seyirciyi etkiledi. Köyde sinemaya meraklı çocukların bir ahırda projeksiyon makinesi yapma çabalarını anlatan film ne yazık ki Uluçay’ın ilk ve son uzun metrajı olur.

 2000'li YILLARIN EN İYİ 25 FİLMİ


2000’li yılların ilk on yılını bitiriyoruz. İlk on yılın dikkat çeken filmlerini anımsamak için arşivlere girdiğimde kafa karıştıran bir birikimle karşılaştım. Etkileyici ve gişede de başarılı olmuş bir çok film yanında, birer başyapıt düzeyinde olan fakat çeşitli nedenler sonucu geniş anlamda gösterime girememiş filmler arasında karar vermenin ne kadar güç olduğunu gördüm...
Bunların arasından en iyi 25 filmi seçmek hangi kriterlere göre olacaktı? Sinema için yeni bir soluk olabilecek, farklı bir bakışı temsil eden filmler ile Hollywood’un pahalı fakat etkileyici filmleri arasında harman bir liste yapmak ve adil davranmak oldukça zor oldu. En zoru da büyük beğeni toplayan fakat beni nedense çok etkilemeyen filmlere haksızlık yapmama baskısı oldu.

Diğer taraftan onları küçük bütçeli fakat yaratıcı bir dehanın ürünü olan, zamanla kült mertebesine ulaşan veya ulaşabilecek filmler ile sıralamak hoşuma giden bir intikam oldu. Bir kriter olarak da birden fazla filmle döneme vurgusunu vuran yönetmenlerin filmlerine öncelik vermenin daha hakkaniyetli olacağına karar verdim.

Daha fazla sayıda filme yer verebilmek için Türk filmleri için ayrı bir liste yapmak da mantıklı geldi. Nereden bakarsak bakalım son on yılın Türk sineması için yeniden bir yapılanma süreci olarak geçtiğini net olarak görüyoruz.

Genel olarak baktığımızda insanoğlunun gittikçe artan kontrolsüz şiddeti üzerine anlatılan öykülerin sayısı oldukça fazla.

Fantastik filmlerin ise gittikçe gelişen teknoloji sonucu mükemmel bir görselliğe ulaştığına tanık olduk.

Uzak Doğu Sinemasının yaratıcılığına ve estetik duygusuna birçok filmde tanık olduk ve büyük keyif aldık.


1- İhtiyarlara Yer Yok–No Country For Old Man, 2007, Yön: Coen Kardeşler

2- Saklı-Cache ,2001, Yön: Michael Haneke

3- Aşk Zamanı-Fa young nin wa, 2000, Yön: Wong Kar-Wai

4- Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti-The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford, 2007, Yön: Andrew Dominik

5- Dogville, 2003, Yön: Lars von Trier

6- Avatar, 2009, Yön: James Cameron

7- Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi, 2002-2004, Yön: Peter Jackson

8- Tanrı Kent-Cidade de Deus, 2002, Yön: Fernando Meirelles

9- Kanlı Pazar-Bloody Sunday, 2004, Yön: Paul Greengrass
10- Açlık–Hunger, 2009, Yön: Steve McQuenn

11- Konuş Onunla-Hable con ella, 2002, Yön: Pedro Almadovar

12- Karanlık Yolculuk-Danny Darko, 2001, Yön: Richard Kelly

13- Paramparça Aşklar Köpekler-Amores Perros, 2002, Yön: Alejandro Gonzalez İnarratu
14- Başkalarının Hayatı-Das Leben der Anderen, 2006, Yön: Florian Henckel von Donnersmarck

15- Mulholland Çıkmazı-Mullholland Drive, 2001, Yön: David Lynch

16- Kara Şövalye-The Dark Knight, 2008, Yön: Christopher Nollan

17- Bir Rüya İçin Ağıt-Dream For Requiem, 2002, Yön: Darren Aronofsky

18- Dönüş-Vozyyrashchenie, 2003, Yön: Andrei Zvydagintsev

19- Amelie-Le Famouleux Destin d’Amelie Poullain, 2001,Yön: Jean Pierre Jeunet

20- Yaratık-Gwoemul, 2006, Yön : Bong Joon-Ho

21- Sarhoş Atlar Zamanı-Zamani Barayi Masti Ashbi, 2000, Yön: Bahman Ghomani

22- Billy Eliot, 2000, Yön: Stephen Daldry

23- Afili Delikanlı-Sweet Sixteen, 2002, Yön: Ken Loach

24- Yasak bölge 9-District 9, 2009, Yön: Neill Bloomkamp

25- Kan Dökülecek-There Will Be Blood, 2007, Yön: Paul Thomas Anderson


2000’li yıllara damgasını vuran isimlerin başında gelen Coen Kardeşlerin 2009’da Oscar ödülünü kucakladıkları ‘İhtiyarlara Yer Yok’ günümüz insanının içinde bulunduğu kötülük dolu ve güvenilmez dünyayı, özgün bir western/polisiye atmosferinde, tek kelimeyle mükemmel olarak yansıtır. Bir para çantasının etrafında dönen sınırsız şiddeti anlatırken, modern çağ insanının evriminin aslında ilkelliğe ne kadar yakınlaştığını ima eder Coen’ler. Avusturya asıllı Michael Haneke festivallerde en fazla ödül kazanan yönetmenlerin başında geliyor. Zamanın ruhunu kavramış sıkı bir düşünür olan Haneke burjuva sınıfının ikiyüzlülüğü, medya simülasyonu, insanoğlunun anlamsız şiddeti, saptırılmış gerçeklerin üzerine giden filmlerinden birisi olan ‘Saklı’ ile son on yıla sağlam bir imza attı. İsimsiz kasetlerin huzursuz ettiği bir burjuva ailenin, geçmişte saklı kalmış bir gerçekle yüzleşmesi ve suçluluğun duygusunun üzerinin örtülmesi düşündürücü bir film. Wong Kar-Wai ismini geniş kitlelere tanıtan ‘Aşk Zamanı’ renk, dekor, kostüm ve sıra dışı kadrajları ile unutulmaz bir estetik gösterisi sunar. 1962 Hong Kong’unda yaşanan imkansız bir aşkı anlatırken, nostaljiyi unutulmaz bir tango müziği ile kaynaştırır. ‘Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti’ Yeni Zelanda kökenli Andrew Dominik’in ikinci uzun metrajlı filmi. Western türü için alışılmadık hüzünlü bir atmosferi kurmadaki başarısı, sakin fakat akıcı anlatımı, Robert Ford karakterini canlandıran Ben Casey’in etkileyici performansı filmin en önemli artıları olarak öne çıkar. Öykünün sadece bir suikast ile sınırlanmaması, olayın sosyal etkileri, suikastçinin kaderini izlemesi filmi western atmosferi içinde geçen, bir psikodramaya dönüştürür. Son yirmi yılın en önemli yönetmenlerinden Lars Von Trier insan karakterinin kaotik yapısını, güvenilmezliğini, değişkenliğini teatral bir dekor içinde anlattığı ‘Dogville’ ile sinema tarihinin en ayrıksı filmlerinden birisine imza atar.

Ve James Cameron… 2009’da Avatar ile muhteşem bir dönüş kutlar. Titanik sonrası on yıl kadar sessiz ve derinden giden yönetmen, hareket yakalama teknolojisini kusursuzlaştıran CGI tekniği ile emsalsiz bir 3D görüntü şöleni sunar. Tüm zamanların hasılat rekorlarını kıran film 2000’li yılların en sevilen teması olan insanoğlunun acımasızlığını, sömürgeci çıkarları için her şeyi yakıp yıkabileceğini fantastik bir öykü içinde anlatır.

Evet 2000’li yılların en çarpıcı filmleri genelde insanın kontrolsüz şiddetini konu aldı; Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles’de ‘Tanrı Kent’ ile ülkesinin varoşlarında yaşanan savaşı, belgesele yakın bir anlatım ile gösterir. İngiliz Paul Greengrass ise Berlin’de Altın Ayı kazanan ‘Kanlı Pazar’da İngiliz polisinin yürüyüş yapan sivil İrlandalılara uyguladığı katliamı konu aldı. Aynı Greenrass ünlü Bourne serisinde yaptığı ‘Medusa Darbesi’ ve ‘Son Ültimatom’ ile birinci sınıf iki aksiyona da imza atarak, son on yılın çıkış yapan yönetmenleri arasında üst sıralarda yerini aldı. Politik sinemanın en sıkı örneklerinden birisi de 2008 Cannes’da Altın Kamera ödülü alan ‘Açlık’ oldu. Genç yönetmen Steve Mc Queen ilk uzun metrajında IRA’nın önderlerinden Bobby Sand’ın 1981 yılında Long Kesh hapishanesinde, kendisiyle birlikte dokuz kişinin ölümüne yol açan açlık grevini anlatıyor. Film sistemin hapishanede uyguladığı düzenli şiddeti, Sand’ın açlık grevinde her geçen gün erimesi, vücudunda açılan yaralar, bilincini yitirmesini unutulmayacak kareler ile yansıtır. Sabit bir kamera açısından verilen direnişçi ve rahip arasında 23 dakika süren tartışma tüm direnişin özünü söze dökerken, bedensel direnişin de intihardan olan farkını ortaya koyar.

Mulholland Çıkmazı
iki binli yılların üzerinde en fazla konuşulan, farklı yorumlanan filmi olur. Sinema dünyasının anlaşılması en zor yönetmenlerinden olan David Lynch seyircisine bir kez daha birleştirmesi için bir ‘puzzle’ sunar. Başrol oyuncusu Naomi Watts’ın söylediği gibi ‘seyircinin yanında eve götüreceği’ bir filmdir. Filmde Hollywood rüyasını, gerçek ve kabus arasında bir meddi cezir’e dönüştüren Lynch, Film Noir sınırlarında yürümeyi de ihmal etmez. Bir trafik kazası sonrası geçmişi anımsamayan Rita ile neşeli, fıkır fıkır, artist olma hayalleri kuran Betty şehvet ve tutku dolu ilişkilerinde, yavaş yavaş birbirlerine dönüşmeye başlar. Bu dönüşümün gerçekte zihinde yaşanan bir rüya olduğunu, gerçekte birisinin diğeri gibi olmak arzusu olduğunu, onu cinsel olarak da arzuladığını içerdiğini anlıyoruz. Film Hollywood rüyasının baştan sona kayıtlı olduğunu gerçekte her şeyin kirli eller tarafından yönetildiğini yan kısa hikayeler ve karakterler ile anlatır. Öykü filmin başlangıcındaki Mulholland Çıkmazı levhasından sonra, kıvrılıp giden yol gibi, karanlığa doğru seyrederken seyirciye de yorumlamak düşüyor.

2007’de Yabancı Film Oscar’ını kazanan Başkalarının Hayatı, Berlin Duvarının yıkılmasından önce, Doğu Almanya sosyalist partisinin sanatçılar, entelektüeller üzerindeki baskısını konu alan bir öyküyü anlatır. İstihbarat teşkilatında izleme ve dinleme görevlerinde uzmanlaşmış, gizli polis Gerd Wiesler (Ulrich Mühe) bir grup sanatçıyı dinleyerek sistem aleyhine faaliyetleri hakkında kanıt toplamaya çalışır. Gördükleri, duydukları kendi yaşamı, parti politikası üzerine olan inancını ciddi şekilde sarsar. Özgür düşüncenin insan bedeninden uzaklaştırılamayacak kadar bir parçası olduğunu kavramaya başlar. Ulrich’in çizdiği görevine sadık polis portresi tüm zamanların en başarılı oyunculuk performanslarından birisi olur. Oyuncu filmden kısa bir süre sonra yaşamını kaybeder. Yönetmen Donnersmarck ise ilk uzun metrajında harikalar yaratır ve Hollywood’a transfer olur.

Richard Kelly, Karanlık Yolculuk-Danny Darko ile en iyi ilk film yapan yönetmenler arasına adını yazdırır. Senaryosunu da kendi yazan Kelly, zaman içinde yolculuk kavramı gibi fantastik bir temayı gerilim dolu bir öykü ile harmanlar. Uyurgezer, şizofren bir ergenin karanlık dünyasını, tutucu kasaba yaşamına yapıştıran Kelly, yarattığı gizemli atmosfere kuantum fiziği gibi ilginç bir kavramı eklerken, gelecek ve geçmiş arasındaki ilişkiyi sorgular. Geniş bir seyirci kitlesine ulaşamayan film, kulaktan kulağa yayılarak zamanla bir kült filme dönüşür. Katıldığı birçok festivalden ödülle dönen filmde, Darko’yu oynayan Jack Gyllenhaal daha deneyimsiz bir oyuncu olarak başarılı performansı ile dikkat çeker. Son on yıla hakim karanlık filmler arasında Bir Rüya İçin Ağıt, uyuşturucu alışkanlığı, yalnızlık ve TV bağımlılığı üzerine birbirine paralel çarpıcı yaşam öyküleri anlatır. Brooklyln’den bağımlıkların yıktığı dört yaşamın üzücü yaşamlarını tanıtır. 2008’de Güreşçi ile sıkı bir çıkış yapan Darren Aronofsky’nin en başarılı filmlerinden olur. Diğer karanlık bir öykü ise Batman-Gece Şövalyesi tüm zamanların en başarılı çizgi roman uyarlaması olarak anılır. Çekimler sonrası yaşamını kaybeden Heath Ledger’in canlandırdığı Joker karakteri Oscar ile ödüllendirilir. Yönetmen Nolan yönettiği ikinci Batman ile seriye yeni bir ruh kazandırdığını kanıtlar. Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev, Dönüş ile çok başarılı bir ilk film gerçekleştirir. Yıllar sonra geri dönen bir baba ve oğulları arasındaki ilişkiyi anlatan öykü, unutulmayacak bir final ile sonlanır.

Amelie ise bu karanlık dönemin en renkli ve umut dolu filmi olur. İyi kalpli Amelie başkalarını mutlu etmek için çırpınır durur. Son Umut ise artık insanın üreyemediği bir dünyadan distopik ve karamsar mesajlar gönderir. Gerçekçi yapısı ile son yılların en başarılı bilim kurgusu olur. Neill Bloomkamp ise Yasak Bölge 9‘da uzaylılara yeni bakış açısı getirir, dünyada mülteci muamelesi gören itilip, kakılan yaratıklar olarak insanların şiddetine maruz kalırlar. Güney Kore Sinemasının son yaratıcı yönetmeni Bong Jon-Ho ise Yaratık ile bu türe yeni bir soluk kazandırır. Sudan çıkan bir yaratık çevresinde insan ilişkileri tartışılır. Mizahi bakışı hiç kaybetmeyen bir yaratık filmine çok sık rastlanılmaz.

2000’de Cannes Altın Kamera ödülü kazanan Bahman Ghomadi’nin Persçe-Kürtçe filmi Sarhoş Atlar Zamanı, yoksulluk ve çaresizlik üzerine insanın içini acıtan kareler sunar. Görselliğin ön planda olduğu öykü Ghomadi’nin kendi toprakları olan İran yakınlarındaki Bane köyünde çekilir.

Kan Dökülecek’de toz toprak içinde bir petrolcü köyünde geçer. Ama bu kez yönetmen Paul Thomas Anderson Amerika’nın temelini oluşturan sömürgeci ruhun bir insan bedeninde nasıl acımasızlığa dönüşebileceğini, insani değerlerini nasıl kaybedebileceğini, sermaye-din iş birliğini epik bir öykü ile anlatır. Daniel Day-Lewis’e ikinci Oscar’ını kazandıran performansının bilhassa son yarım saatlik bölümü inanılmaz bir oyunculuk dersidir. Ken Loach üretken bir yönetmendir. Son on yılda toplam beş film yapan usta İngiliz bilhassa Afili Delikanlı ile dikkat çekti. İngiliz varoşlarından kopup gelen gerçekçi bu öyküde sinemasının tüm nüvelerini bulmak mümkün; umut, çaresizlik, sevgi, pes etmemek. Pedro Almadovar son on yılı sinemasına yeni bir bakış açısı, yeni bir renk kazandıramadığı için çok formda geçiren yönetmenler arasında sayılamaz. Fakat Onunla Konuş Almadovar’ın sinemasının tüm renklerini, ahengini taşıyan bir film oldu. Almadovar’ın çok farklı işler yapmasını da istiyor muyuz? 

Cadillac Records-Aşkın Şarkısı


Rock'n Roll tarihine kısa bir yolculuk
 


Yönetmen : Darnell Martin
Oyuncular: Adrain Brody, Jeffrey Wright, Columbus Short, Beyoncee Knowles, Mos Def


Ülkemizde bazı filmler ‘tutmaz, iş yapmaz‘ diye gösterime giremez. Bunların arasından zamanla kült mertebesine ulaşan çok film çıkar. Müzik üzerine olan filmler pahalı yapımlar dışında genelde bu kaderi paylaşır. Çok sonra çıkan DVD’si bu filmlerin gecikmesini telafi etmeye çalışır.
Bu kez 2008 tarihli, bence kült mertebesine çıkabilecek bir filmin DVD’si var önümüzde. ‘Cadillac Records-Aşkın Şarkısı’ (bu Türkçe çevirinin ne film içeriği ne de orijinal adıyla bir ilgisi var). 1947 yılında Chicago’da kurulan Chess Records‘un öyküsünü anlatıyor. Bu kayıt stüdyosunun özelliği tarihte ilk kez siyahi müzisyenlere şans tanıması ve onların plaklarını çıkarması.

Leonard Chess (Adrian Brody) sadece zengin olmak için başladığı bu işte bir çığır açacağından haberi yoktur. Daha önce siyahi müzisyenlerin sahneye çıktığı bir kulüp işleten Chess tüm parasını yatırarak işi plak stüdyosuna götürür. İlk kayıtlarını köyden gelip sokaklarda çalıp, söyleyen siyahi müzisyenler ile yapar. Sokaktan gelen Muddy Waters ve armonikacı Little Walter kaydettikleri plakların radyolarda çalınıp, liste başı olmaları ile ünlenir.

Artık blues tüm gençliği etkileyen bir müzik olmuştur. Siyah tenlilerin sokaklarda dahi zor yürüyebildikleri bir dönemde Chess Records sayesinde herkes onların müziğini dinleyip, dans etmeye başlar. Willie Dixon, Howlin’ Wolf, Chuck Berry, Etta James gibi ünlü isimlerin hepsi Chess Records tezgahında işe başlar. Chuck Berry’nin ilk rock’n roll şarkıları yeni bir tarih başlatır. Para ve şöhretin getirdiği rahatlık her zaman olduğu gibi sorunları da birlikte getirir. Alkol, seks düşkünlüğü, uyuşturucu alışkanlıkları müzisyenlerin hayatını oymaya başlar. Chuck Berry küçük yaştaki kızları tacizden, Etta James uyuşturucudan, Little Walter hepsinden sarsılır. Leonard’ın başarılı her müzisyene Cadillac hediye etmesi şirketin bir geleneği haline dönüşür.

Darnell Martin dizi deneyimli bir kadın yönetmen. Law and Order, ER, Gray’s Anatomy gibi yüksek raitingli dizilerden gelen deneyimini aynen yansıtıyor filme. Sade, dümdüz anlatımı olan bir filmde tek farklılık arada giren kısa arşiv görüntüler. Blues’dan başlayarak altmışlı yıllara dek uzanan rock’n roll tarihini kronolojik bir sıralama içinde anlatıyor. Ancak bir belgeselde görebileceğimiz bir bilgi doğruluğu içinde akıyor öykü. Anlatımın sadeliği oyuncuların yüksek performansı ile birleştiğinde seyirciyi baştan sona saran başarılı bir film ortaya çıkmış. Muddy Waters’ı canlandıran Jeffrey Wright, Little Walter’da Columbus Short, Chuck Berry’de Mos Def harikalar yaratıyor. Efsanevi blues ve soul şarkıcısı Etta James’i oynayan Beyonce Knowles ise sesi ve oyunculuğu mükemmel bağdaştırıyor. Finalde Etta James’in unutulmaz şarkısı ‘I’d rather Blind’daki yorumu muhteşem. Adrian Brody kanımca bu tür biyografik ve karanlık öykülere yakışan bir oyuncu. Aksiyonlardan uzak durmalı.

İlk rock’n roll parçasını dinleyen Muddy Waters’ın yorumu ilginç: ’biraz fazla country değil mi?’ Waters’dan en fazla etkilenen grupların başında gelen Rolling Stones’a da yer verilmesi güzel bir ayrıntı.

Müzikle ilgilenen herkesin ilgisini çekecek samimi bir film. Hele rockseverlerin mutlaka izlemesi gerekir. DVD’de ek olarak kesilmiş sahneler ve yönetmenin sesinden yorumlu anlatım ve fragman var.